Yükleniyor...

Lütfen bekleyiniz

/

Âl-i İmrân

آل عمران

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
3:1
الٓمٓ Elif Lâm Mîm
1

Elif Lam Mim

3:2
ٱللَّهُ Allah (ki)
لَآ yoktur
إِلَـٰهَ ilah
إِلَّا ancak
هُوَ O'dur
ٱلْحَىُّ daima diri
ٱلْقَيُّومُ koruyup gözetici, tüm işleri yönetici
2

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
ٱللَّهُ لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ ٱلْحَىُّ ٱلْقَيُّومُ

Okunuşu:
Allâhu lâ ilâhe illâ huve’l-hayyu’l-kayyûm.

Tam Vurgulu Meali:
“Allah… O’ndan başka hak mabut (hiçbir ilâh) yoktur. O, (başlangıcı ve sonu olmayan mutlak bir hayat ile) daima diridir (el-Hayy), bütün varlıkları kendi varlığıyla ayakta tutan / gözetip idare edendir (el-Kayyûm).”


2. İrab (Gramer) Tahlili

Ayetin kelime kelime ve ek ek gramer yapısı ile anlamları:

1. Allâhu (ٱللَّهُ):
- Allâhu: Lafza-i Celâl / İsim (Allah). Cümlenin Mübtedasıdır (Özne) ve merfudur (ötreli).

2. Lâ (لَآ):
- Lâ: Nefy Harfi / Cinsini Nefyeden Lâ (Hiçbir … yoktur). Kendinden sonra gelen ismin bütün türlerini kesin ve mutlak olarak reddeder.

3. İlâhe (إِلَـٰهَ):
- İlâhe: Lâ’nın İsmi (İlah, tapılacak varlık, mabut). Fetha (üstün) üzere mebnidir. (Not: Burada Lâ’nın haberi gizlidir. Takdiri: “Lâ ilâhe hakkun” - Hak hiçbir ilah yoktur şeklindedir).

4. İllâ (إِلَّا):
- İllâ: İstisna veya Hasr Edatı (Ancak, -den başka, müstesna).

5. Huve (هُوَ):
- Huve: Munfasıl (Ayrık) Zamir (O). İstisna edilen kimsedir (Bedeldir).
(Gramer Notu: “Lâ ilâhe illâ huve” cümlesi bütün olarak, baştaki “Allâhu” mübtedasının birinci haberidir/yüklemidir).

6. El-Hayyu (ٱلْحَىُّ):
- El: Harf-i Tarif / Belirteç Eki (O bilinen, mutlak olan).
- Hayyu: İsim / Sıfat-ı Müşebbehe (Diri, tam ve eksiksiz hayat sahibi). “Allâhu” mübtedasının ikinci haberidir (yüklemidir) ve merfudur.

7. El-Kayyûmu (ٱلْقَيُّومُ):
- El: Harf-i Tarif / Belirteç Eki (O bilinen, mutlak olan).
- Kayyûmu: İsim / Mübalağalı İsm-i Fail (Kendi kendine var olan ve her şeyi ayakta tutan). Kökü (ق و م) “Kıyam”dır. “Allâhu” mübtedasının üçüncü haberidir (yüklemidir) ve merfudur.


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Tevhid inancının zirve ifadelerinden biri olan bu ayet (Ayetü’l-Kürsi ile de aynıdır), hem edebi yapısı hem de bağlamı açısından muazzam sırlar barındırır:

1. “Lâ” (لَا) ile Önce Temizlik (Tahliye ve Tahliye Sanatı):
* İbare: لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ (Lâ ilâhe illâ hû)
* Açıklama: Ayet direkt “Allah tek ilahtır” demek yerine, önce “Yoktur hiçbir ilah” (Lâ ilâhe) diyerek bütün sahte ilahları reddetmiş, sonra “İllâ hû” (Ancak O vardır) diyerek tevhidi ispatlamıştır.
* Nükte: Tasavvufta ve belagatta buna التخلية قبل التحلية” (Et-Tahliyatu kable’t-Tahliyah) denir. Tasavvuf ve belagatta bu kural; “Zihni ve kalbi batıldan temizlemeden (takhliye), orayı hak ile süsleme (tahliye) gerçekleşmez” manasında kullanılır. Kalpteki ve zihindeki bütün putlar, sahte güçler ve makamlar “Lâ” süpürgesiyle temizlenmeden, kalbe “İllâ hû” hakikati yerleşemez. Bu, vurguyu en üst düzeye çıkaran bir “Hasr” (Sınırlandırma) sanatıdır.

2. “El-Hayy” (ٱلْحَىُّ) Kelimesinin Mutlaklığı:
* Açıklama: İnsanlar ve diğer canlılar da “hayy”dır (diridir). Ancak ayette bu kelimenin başına “El” (ال) takısı gelmiştir.
* Nükte: “El” takısı, kelimeye mutlaklık (kapsamlılık) katar. Yani: “Gerçek ve kusursuz diri sadece O’dur.” Çünkü yaratılanların hayatı bir başlangıca (doğuma) ve bir sona (ölüme) mahkumdur; dışarıdan verilmiştir. Allah’ın hayatı ise Zatındandır; öncesi ve sonrası yoktur.

3. “El-Kayyûm” (ٱلْقَيُّومُ) İsmindeki Mübalağa ve İki Yönlü Sır:
* Açıklama: Kayyum kelimesi “Fey’ûl” (فَيْعُول) veznindedir ve Arapçada aşırılık/mübalağa bildirir. İki zıt ama birbirini tamamlayan manayı aynı anda barındırır:
* a) Kâimun bi-nefsihî: Varlığını sürdürmek için hiçbir şeye (yeme, içme, uyku, mekan) muhtaç olmayan.
* b) Mukîmun li-ğayrihî: Kendi dışındaki tüm kainatın varlığını anbean ayakta tutan, sistemin devamını sağlayan.
* Nükte: Kainattaki hiçbir atom, hiçbir gezegen Kayyum isminin tecellisi olmadan bir saniye bile varlığını (kıyamını) sürdüremez. Kainat saat gibi kurulup bırakılmamıştır, anbean Allah’ın kudretiyle ayakta durmaktadır.

4. İsim Cümlelerinin Süreklilik Bildirmesi:
* Açıklama: Ayette hiçbir fiil (mazi, muzari veya emir) yoktur. Tamamen isimlerden (Allah, Hayy, Kayyum) oluşmuştur.
* Nükte: Belagatta fiil cümleleri zamanla sınırlıdır (yenilenme bildirir), isim cümleleri ise “Sübut ve İstikrar” (zaman üstülük ve değişmezlik) bildirir. Allah’ın tekliği, hayatı ve kainatı yönetmesi geçmişte olmuş bitmiş veya gelecekte olacak bir şey değil; zamanın ötesinde, kesintisiz ve ebedi bir hakikattir.

5. Surenin Bağlamıyla (Siyak-Sibak) İlgisi - Zımni Reddiye:
* Açıklama: Âl-i İmrân suresinin ilk 80 ayeti, Medine’ye gelip Hz. Muhammed (s.a.v) ile Hz. İsa’nın ilahlığı üzerine tartışan Necran Hristiyanları hakkında inmiştir.
* Nükte: Allah surenin hemen başında bu ayeti indirerek onlara şu edebi ve mantıki tokadı vurmuştur: “Siz Hz. İsa’ya ilah diyorsunuz. Oysa ilah olan mutlak ‘Hayy’dır (ölümsüzdür), siz ise İsa’nın çarmıhta öldüğüne inanıyorsunuz. İlah olan ‘Kayyum’dur (hiçbir şeye muhtaç olmayan ve başkasını ayakta tutandır), oysa İsa yemek yiyen, uyuyan ve annesine muhtaç bir insandı.” Böylece tek ayette, muhaliflerin tüm inanç sistemi belagatli bir yolla çürütülmüştür.


Özetle Allah bu ayette insanlığa şu mesajı verir:

“Bütün sahte güçleri, makamları ve zihninizdeki putları bir kenara atın. Tek gerçek İlah O’dur. Çünkü tapılacak makam; ölümlü, aciz ve başkasına muhtaç olamaz. O, hayatın bizzat kaynağı olan (Hayy) ve sizi, evreni, atomdan galaksilere kadar her an kudretiyle ayakta tutan (Kayyum) yegâne Zat Olan Allah’dır.”

3:3
نَزَّلَ indirdi
عَلَيْكَ sana
ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı
بِٱلْحَقِّ hak ile
مُصَدِّقًۭا doğrulayıcı olarak
لِّمَا O şeyi ki
بَيْنَ arasında
يَدَيْهِ ellerinin
وَأَنزَلَ ve indirmişti
ٱلتَّوْرَىٰةَ Tevrat
وَٱلْإِنجِيلَ ve İncil'i de
3

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
نَزَّلَ عَلَيْكَ ٱلْكِتَـٰبَ بِٱلْحَقِّ مُصَدِّقًۭا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنزَلَ ٱلتَّوْرَىٰةَ وَٱلْإِنجِيلَ

Okunuşu:
Nezzele aleyke’l-kitâbe bi’l-hakkı musaddikan limâ beyne yedeyhi ve enzele’t-tevrâte ve’l-incîl.

Tam Vurgulu Meali:
“(Ey Muhammed!) O (Allah), sana Kitab’ı (Kur’an’ı), kendinden öncekileri tasdik edici olarak hak ile (bölüm bölüm / peyderpey) indirdi. Tevrat’ı ve İncil’i de (toptan) O indirmişti.”


2. İrab (Gramer) Tahlili

Ayetin kelime kelime ve ek ek gramer yapısı ile anlamları:

1. Nezzele (نَزَّلَ):
- Nezzele: Fiil-i Mazi (İndirdi). Tef’il babındandır. Faili (öznesi) cümlenin içinde gizli olan ve bir önceki ayetteki “Allah” lafzına dönen “Huve” (O) zamiridir.

2. Aleyke (عَلَيْكَ):
- Alâ (عَلَى): Harf-i Cer (Üzerine, -e, -a).
- Ke (كَ): Muttasıl Zamir (Sana). İkisi birlikte mecrurdur ve fiile bağlanır. (Hepsi birlikte: Sana)

3. El-Kitâbe (ٱلْكِتَـٰبَ):
- El-Kitâbe: İsim / Mef’ûl-ü Bih / Nesne (Kitabı / Kur’an’ı). Mansubdur (son harekesi üstündür).

4. Bi’l-Hakkı (بِٱلْحَقِّ):
- Bi: Harf-i Cer (İle).
- El-Hakkı: Mecrur İsim (Hak, gerçek, hikmet). Hal veya fiile bağlı (müteallik) bir yapıdır. (Hepsi birlikte: Hak ile / Gerçek ve haklı bir amaçla)

5. Musaddikan (مُصَدِّقًۭا):
- Musaddikan: İsm-i Fail (Tasdik edici, doğrulayıcı olarak). Kur’an’ın indiriliş durumunu açıklayan “Hal” (Durum Zarfı) olduğu için mansubdur (üstünlüdür).

6. Limâ (لِّمَا):
- Li: Harf-i Cer (-için, -i, -e). Nesne harfidir.
- Mâ: İsm-i Mevsul / İlgi Zamiri (Şeyi, olanı). (Hepsi birlikte: …olanı tasdik edici)

7. Beyne (بَيْنَ):
- Beyne: Mekan / Zaman Zarfı (Arasında, önünde). Muzaftır (Tamlayan).

8. Yedeyhi (يَدَيْهِ):
- Yedey: İsim / Muzafun İleyh / Tamlanan (İki el). Aslı “Yedeyni” (iki el) şeklindedir, ancak tamlama olunca sondaki “nun” harfi düşmüştür.
- Hi: Muttasıl Zamir (Onun).
(Gramer Notu: Arapçada “Mâ beyne yedeyhi” [İki eli arasında olan] kalıplaşmış bir deyimdir. “Kendinden önce gelen/hemen önündeki” demektir).

9. Ve (وَ):
- Ve: Atıf Harfi (Ve). Bağlaçtır.

10. Enzele (أَنزَلَ):
- Enzele: Fiil-i Mazi (İndirdi). İf’al babındandır. Faili yine gizli “Huve” zamiridir.

11. Et-Tevrâte (ٱلتَّوْرَىٰةَ):
- Et-Tevrâte: İsim / Mef’ûl-ü Bih / Nesne (Tevrat’ı). Mansubdur (üstünlü).

12. Ve’l-İncîle (وَٱلْإِنجِيلَ):
- Ve: Atıf Harfi (Ve).
- El-İncîle: İsim / Mef’ûl / Nesne (İncil’i). Tevrat’a atıfla (bağlanarak) mansub olmuştur.


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Bu ayet, Kur’an’ın mucizevi kelime seçiminin (Arapça morfolojisinin) en bariz örneklerinden birini barındırır:

1. Fiil Kalıplarındaki İnce Fark (“Nezzele” ve “Enzele”):
* İbare: Kur’an için نَزَّلَ (Nezzele), Tevrat ve İncil için أَنزَلَ (Enzele) fiilleri kullanılmıştır.
* Açıklama: İki kelimenin kökü de aynıdır (N-Z-L: İnmek). Ancak kalıpları (babları) farklıdır.
* Nezzele (Tef’il babı): Bu vezin Arapçada “Çokluk, tekrar, yavaş yavaş, parça parça ve zamana yayılarak yapma” anlamı katar.
* Enzele (İf’al babı): Bu vezin ise eylemin “Toptan, bir kerede ve birdenbire” yapıldığını ifade eder.
* Nükte: Allah, 23 yıl boyunca olaylara binaen ayet ayet, sure sure inen Kur’an’dan bahsederken ona uygun olan Nezzele kalıbını kullanmıştır. Ancak Tevrat ve İncil peygamberlerine bir defada, toptan (levhalar veya kitap halinde) verildiği için, onlara uygun olan Enzele fiilini kullanmıştır. Bu, Kur’an’ın tek bir kelimesinin bile tesadüfi olmadığının, tarihi gerçeklerle dilbilgisi kurallarının nasıl muazzam örtüştüğünün edebi bir ispatıdır.

2. “Musaddikan” (مُصَدِّقًا) - Doğrulayıcı Rolü:
* Açıklama: Kur’an’ın bir vasfı da kendinden öncekileri “reddedici” değil, “tasdik edici” olmasıdır.
* Nükte: Kur’an, kendisinden önceki ilahi kitapları yok saymaz; aksine onların aslında Allah katından geldiğini onaylar. Ancak Kur’an bir “mihenk taşıdır” (Furkan). Önceki kitapların tahrif edilen, insanların eklediği kısımlarını ayıklar, aslına uygun olan hakikatleri ise tasdik edip korur. Bütün ilahi dinlerin kaynağının “Bir” (Tevhid) olduğunu ilan eder.

3. “Deyim” Kullanımı (Mecaz): Mâ Beyne Yedeyhi (مَا بَيْنَ يَدَيْهِ):
* Açıklama: Kelime manası “Onun iki eli arasında olanı” demektir.
* Nükte: Bu Arapçada çok şık bir kinayedir. Kur’an, sanki canlı bir şahsiyetmiş gibi tasvir edilir. İki elinin arasında (yani gözünün tam önünde) duran Tevrat ve İncil’e bakmakta, onlarla yüzleşmekte ve onların içindeki hakikatlerle musafaha yapmaktadır (el sıkışmaktadır). Zaman kavramı mekana dönüştürülerek “önce gelenler”, “hemen gözünün önünde duranlar” şeklinde somutlaştırılmıştır.

4. “Bi’l-Hakkı” (بِٱلْحَقِّ) İfadesinin Derinliği:
* Açıklama: “Sana kitabı hak ile indirdi.”
* Nükte: Buradaki “Hak”, batılın zıttıdır. Yani bu kitabın indirilmesinde bir oyun, eğlence, tesadüf veya haksızlık yoktur. İçindeki her hüküm, her kıssa gerçektir, adildir ve insanlığın faydasınadır. Aynı zamanda peygambere bir tesellidir: “Bu kitap senin uydurman değil, bizzat Hak olan Allah’tan gelen bir gerçektir.”


Özetle Allah bu ayette insanlığa şu mesajı verir:

“Ey İnsanlar! Kur’an, geçmiş kitapları yıkmak için değil, onların asıllarını onaylamak ve ilahi mesajı tamamlamak için gelmiştir. Bakın Allah’ın ilmi ve hikmeti ne kadar incedir; Tevrat ve İncil’i toptan (Enzele) indiren O olduğu gibi, insanların sindirmesi ve hayatlarına uygulaması için Kur’an’ı da zamana yayarak, parça parça (Nezzele) indiren yine O’dur. Bu kitap bütünüyle Hak’tır ve birbiriyle çelişmeyen tek bir ilahi zincirin son halkasıdır.”

3:4
مِن bundan
قَبْلُ daha önce
هُدًۭى yol gösterici olarak
لِّلنَّاسِ insanlara
وَأَنزَلَ ve indirdi
ٱلْفُرْقَانَ ۗ Furkan'ı da
إِنَّ muhakkak ki
ٱلَّذِينَ kimselere
كَفَرُوا۟ inkar eden
بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini
ٱللَّهِ Allah'ın
لَهُمْ onlara vardır
عَذَابٌۭ bir azab
شَدِيدٌۭ ۗ çetin
وَٱللَّهُ Allah
عَزِيزٌۭ daima üstündür
ذُو sahibidir
ٱنتِقَامٍ intikam
4

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
مِن قَبْلُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَأَنزَلَ ٱلْفُرْقَانَ ۗ إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ بِـَٔايَـٰتِ ٱللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ ۗ وَٱللَّهُ عَزِيزٌ ذُو ٱنتِقَامٍ

Okunuşu:
Min kablu huden lin-nâsi ve enzele’l-furkân(e), innellezîne keferû bi-âyâtillâhi lehum azâbun şedîd(un), vallâhu azîzun zuntikâm(in).

Tam Vurgulu Meali:
“Daha önce (bu kitaplar), insanlar için bir hidayet (yol gösterici) idiler. O (Allah), Furkan’ı (hak ile batılı ayıran ölçüyü) da indirdi. Şüphesiz Allah’ın ayetlerini inkar edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah, mutlak güç sahibidir, intikamı (hak edilen cezayı vermesi) çetin olandır.”


2. İrab (Gramer) Tahlili

Ayetin kelime kelime ve ek ek gramer yapısı ile anlamları:

1. Min Kablu (مِن قَبْلُ):
- Min: Harf-i Cer (-den, -dan).
- Kablu: Zaman Zarfı (Önce). Kendisinden sonra gelmesi gereken muzafun ileyh (tamlayan) düştüğü ve anlamı zihinde saklı kaldığı için lafzen damme (ötre) üzere mebnidir. (Hepsi birlikte: Daha önce)

2. Huden (هُدًى):
- Huden: İsim (Hidayet, yol gösterici). Bir önceki ayette geçen Tevrat ve İncil’in durumunu bildiren “Hal”dir ya da “onların indiriliş amacını” açıklayan “Mef’ûlü Leh” konumundadır. Elif-i maksure ile bittiği için harekesi mukadderdir (gizlidir).

3. Lin-nâsi (لِّلنَّاسِ):
- Li: Harf-i Cer (İçin).
- En-nâsi: Mecrur İsim (İnsanlar). (Hepsi birlikte: İnsanlar için / İnsanlığa)

4. Ve Enzele (وَأَنزَلَ):
- Ve: Atıf Harfi (Ve).
- Enzele: Fiil-i Mazi (İndirdi). İf’al babındandır. Faili yine gizli “Huve” (O) zamiridir.

5. El-Furkâne (ٱلْفُرْقَانَ):
- El-Furkâne: İsim / Mef’ûl-ü Bih / Nesne (Furkan’ı / Hak ile batılı ayıran ölçüyü). Mansubdur (son harekesi üstündür).

6. İnne’llezîne (إِنَّ ٱلَّذِينَ):
- İnne: Tevkit (vurgu/pekiştirme) edatıdır. İsmini nasb, haberini ref eder.
- Ellezîne: İsm-i Mevsul / İlgi Zamiri (O kimseler ki). İnne’nin ismi olup mahallen mansubdur.

7. Keferû (كَفَرُوا۟):
- Keferû: Fiil-i Mazi / Çoğul (İnkar ettiler). “Sıla cümlesi” olup irabdan mahalli yoktur. Kelimenin sonundaki “vav” zamiri fâildir (öznedir).

8. Bi-Âyâtillâhi (بِـَٔايَـٰتِ ٱللَّهِ):
- Bi: Harf-i Cer (İle, -e, -a). Keferû fiiline bağlanmıştır.
- Âyâti: Mecrur İsim / Muzaf (Ayetlerine, delillerine).
- Allâhi: Lafza-i Celâl / Muzafun İleyh (Allah’ın). (Hepsi birlikte: Allah’ın ayetlerini / ayetlerine)

9. Lehum (لَهُمْ):
- Le: Harf-i Cer (İçin, onlara).
- Hum: Muttasıl Zamir (Onlar). Bu yapı (şibh-i cümle), arkasından gelen isim cümlesinin öne geçmiş haberidir (mukaddem haber).

10. Azâbun (عَذَابٌ):
- Azâbun: İsim (Azap). Sonraya kalmış müptedadır (muahhar müpteda). Merfudur (ötreli).

11. Şedîdun (شَدِيدٌ):
- Şedîdun: Sıfat (Şiddetli, çetin). “Azâb” kelimesinin sıfatı olup merfudur.
(Gramer Notu: “Lehum azâbun şedîd” isim cümlesinin tamamı, “İnne” edatının haberi konumundadır ve mahallen merfudur).

12. Vallâhu (وَٱللَّهُ):
- Ve: İstinaf (yeni cümleye başlangıç) veya Atıf harfi.
- Allâhu: Lafza-i Celâl / Müpteda (Allah). Merfudur.

13. Azîzun (عَزِيزٌ):
- Azîzun: İsim / 1. Haber (Mutlak güç sahibidir, mağlup edilemezdir). Merfudur.

14. Zû’ntikâmin (ذُو ٱنتِقَامٍ):
- Zû: İsim / Esma-i Hamse’den / 2. Haber (Sahip). Muzaftır. Harf ile (vav ile) merfu olmuştur.
- İntikâmin: İsim / Muzafun İleyh (Cezalandırma, intikam). Mecrurdur (esreli). (Hepsi birlikte: Hak edilen cezayı verme gücüne sahip olan)


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Ayet-i kerimenin belagat, üslup ve kelime seçimlerindeki edebi incelikler:

1. “Huden” (هُدًى) Kelimesinin Belirsizliği (Tenkir):
* Açıklama: “Hidayet” kelimesi burada tenvinli (nekra/belirsiz) gelmiştir.
* Nükte: Arapçada belirsizlik bazen “büyüklük, azamet ve kapsayıcılık” ifade eder. Önceki kitapların insanlığa sunduğu hidayetin ne kadar büyük, kıymetli ve o dönemler için sarsılmaz bir kılavuz olduğunu vurgulamak amacıyla “hidayet” kelimesi yalın ve yüceltilmiş bir biçimde sunulmuştur.

2. “El-Furkân” (الْفُرْقَانَ) İsminin Mastar Kalıbı (Mübalağa):
* Açıklama: Furkan; hak ile batılı, helal ile haramı birbirinden kesin çizgilerle ayıran ölçü demektir.
* Nükte: Kelime, “fe’lân” (فُعْلَان) veznindedir. Bu vezin Arapçada “coşkunluk, aşırılık ve süreklilik” ifade eder (örneğin susuzluktan içi yanan kişiye “atşân” denmesi gibi). Kur’an’a veya genel olarak ilahi ölçülere “Furkan” denmesi; onun sadece basit bir ayırıcı değil, hakikat ile yalanı en mükemmel, en kesin ve en coşkun şekilde birbirinden ayıran yegane ölçü olduğunu gösterir.

3. “Azâbun Şedîd” Cümlesinde Takdim-Tehir (Söz Dizimi İnce çizgisi):
* İbare: “Lehum azâbun şedîd” (Onlar için şiddetli bir azap vardır).
* Nükte: Burada “onlar için” (lehum) ifadesi, “şiddetli azap” (azâbun şedîd) ifadesinden önce getirilmiştir. Bu takdim (öne alma), azabın inkar edenlere tahsis edildiğini ve onlar için kaçınılmaz, kesinleşmiş bir hüküm olduğunu vurgulamak içindir.

4. Esma-i Hüsna Uyumu (Fâsıla Münasebeti):
* İbare: Ayet, Allah’ın Azîz (Galiptir, her şeye gücü yeter) ve Zû’ntikâm (Cezalandırma sahibidir) isimleriyle bitmektedir.
* Nükte: Tehdit içeren “şiddetli azap” ifadesinin ardından bu isimlerin seçilmesi belagatın “münasebet” (uyum) sanatıdır. İntikam kelimesi doğrudan “Muntakim” (öç alıcı) şeklinde sıfat olarak değil, “intikam sahibi/maliki” (Zû’ntikâm) şeklinde isim tamlaması olarak gelmiştir. Bu durum, Allah’ın intikamının (ceza vermesinin) kullardaki gibi öfke veya hırs kaynaklı olmadığını, tamamen adalet, mülk ve otorite sahipliğinden kaynaklanan hukuki bir hak ve mutlak adalet olduğunu gösterir.


Özetle Allah bu ayette insanlığa şu mesajı verir:

“Geçmişte indirilen o kitaplar, kendi dönemlerindeki insanlar için sarsılmaz birer hidayet rehberiydi. Şimdi ise Allah, her şeyi yerli yerine koyan, hakkı batıldan nihai olarak ayıran ‘Furkan’ı’ indirdi. Artık apaçık ölçüler ortadayken Allah’ın ayetlerini bilerek örtenler, hak ettikleri karşılığı bulacaklardır. Unutmayın ki Allah, hiçbir gücün engel olamayacağı mutlak otorite (Azîz) ve adaleti gereği hakka tecavüz edenleri cezalandırma gücünün tek sahibidir (Zû’ntikâm).”

3:5
إِنَّ şüphesiz
ٱللَّهَ Allah öyledir ki
لَا يَخْفَىٰ gizli kalmaz
عَلَيْهِ ona
شَىْءٌۭ hiçbir şey
فِىٱلْأَرْضِ yeryüzünde
وَلَا ve ne de
فِىٱلسَّمَآءِ gökyüzünde
5

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَخْفَىٰ عَلَيْهِ شَىْءٌۭ فِى ٱلْأَرْضِ وَلَا فِى ٱلسَّمَآءِ

Okunuşu:
İnnallâhe lâ yahfâ aleyhi şey’un fîl-ardı ve lâ fîs-semâ(i).

Tam Meali:
“Şüphesiz Allah öyle bir zattır ki; ne yeryüzünde ne de gökyüzünde hiçbir şey O’na gizli kalmaz.”

Kelime Kelime Karşılığı (Görsel Düzeni):
* إِنَّ (İnne): Şüphesiz
* ٱللَّهَ (Allâha): Allah öyledir ki (İsim cümlesindeki haber geçişini ve tanıtma vurgusunu yansıtmak amacıyla bu şekilde anlamlandırılmıştır).
* لَا يَخْفَىٰ (Lâ yahfâ): Gizli kalmaz
* عَلَيْهِ (Aleyhi): Ona
* شَىْءٌۭ (Şey’un): Hiçbir şey
* فِى ٱلْأَرْضِ (Fîl-ardı): Yeryüzünde
* وَلَا (Ve lâ): Ne de (Atıf harfi ile olumsuzluk edatının birleşimiyle bu şekilde anlamlandırılmıştır).
* فِى ٱلسَّمَآءِ (Fîs-semâi): Gökyüzünde


2. İrab (Gramer) Tahlili

Ayetin kelime kelime gramer yapısı ve işlevleri:

1. İnne (إِنَّ):
* Tevkit (vurgu/pekiştirme) edatıdır. İsim cümlesinin başına gelir; müptedayı (özneyi) kendisine isim yaparak nasb eder (fethalı yapar), haberi ise ref eder (ötreli bırakır).

2. Allâha (ٱللَّهَ):
* Lafza-i Celâl / İnne’nin İsmidir. Lafzen fetha (üstün) ile mansubdur. (Görsel mealinde, kendisinden sonra gelen haber cümlesinin Allah’ı tanımlayan yapısını Türkçe cümle düzeninde hissettirmek için “Allah öyledir ki…” şeklinde bağlaçlı anlamlandırılmıştır).

3. Lâ (لَا):
* Nâfiye (olumsuzluk edatı)dır. Muzari fiili olumsuz yapar, ancak fiilin son harekesini etkilemez (irabda amil değildir).

4. Yahfâ (يَخْفَىٰ):
* Muzari fiildir. Sonu “elif-i maksure” (y şeklinde yazılan elif) ile bittiği için harekesi mukadderdir; yani gizli bir damme (ötre) ile merfudur.

5. Aleyhi (عَلَيْهِ):
* Alâ (عَلَى): Harf-i cerdir (edat).
* Hi (هِ): Muttasıl zamirdir. “Alâ” harf-i cerinden dolayı mahallen mecrurdur ve bu car-mecrur grubu “yahfâ” fiiline bağlıdır (müteallik).

6. Şey’un (شَىْءٌۭ):
* “Yahfâ” fiilinin fâilidir (öznesidir). Lafzen damme (çift ötre) ile merfudur.

7. Fî’l-Ardı (فِى ٱلْأَرْضِ):
* Fî: Harf-i cerdir (-de, -da hali).
* El-Ardı: Harf-i cerden dolayı sonu esre (kesra) ile mecrur olmuş isimdir. Bu car-mecrur öbeği, kendisinden önceki “şey’un” kelimesinin sıfatı veya mahfuz bir hal durumundadır.

8. Ve Lâ (وَلَا):
* Ve: Atıf harfidir.
* Lâ: Olumsuzluğu pekiştiren tekit edatıdır (zaid lâ). Cümledeki olumsuzluk anlamını daha da kuvvetlendirir. (Görsel mealinde, Türkçe karşılığı tam ve akıcı vermek adına ikisi birlikte “ne de…” şeklinde anlamlandırılmıştır).

9. Fî’s-Semâi (فِى ٱلسَّمَآءِ):
* Fî: Harf-i cerdir.
* Es-Semâi: Mecrur isimdir. “Fî’l-ardı” ifadesine atfedilmiştir.

(Gramer Notu: “Lâ yahfâ aleyhi…” ile başlayan fiil cümlesinin tamamı, en baştaki “İnne” edatının haberi konumundadır ve mahallen merfudur).


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Ayet-i kerimenin belagat, üslup ve kelime seçimlerindeki edebi incelikler:

1. İsim Cümlesinin “Sübût” (Kalıcılık) İfade Etmesi:
* Ayetin bir fiil cümlesi yerine “İnne” ile başlayan bir isim cümlesiyle kurulması, Allah’ın her şeyi bilmesi sıfatının geçici bir eylem değil; O’nun zatına ait ezeli, ebedi ve değişmez bir hakikat (sübût) olduğunu gösterir. Görseldeki “Allah öyledir ki…” tercihi, bu tanımsal ve kalıcı niteliği Türkçede başarıyla temsil eder.

2. Olumsuzluk Bağlamında Belirsizlik (Nekra) ile “Umûm” (Genellik) İfadesi:
* İbare: “Lâ yahfâ… şey’un” (Hiçbir şey gizli kalmaz).
* Nükte: Arapça belagat kurallarına göre, olumsuz bir cümlede (nefiy bağlamında) belirsiz (nekra) bir kelime kullanılırsa, o kelime mutlak genel-geçerlilik (umumilik) ifade eder. “Şey” kelimesi ise dildeki en genel ifadedir. Dolayısıyla bu dizilim; en küçük atom altı parçacıktan en büyük galaksiye, kalplerdeki niyetlerden en gizli sırlara kadar hiçbir varlığın Allah’ın bilgisinden kaçamayacağını edebi olarak ilan eder.

3. Tezat (Tıbâk) Sanatı ve Kuşatıcılık:
* İbare: El-Ard (Yer) ve Es-Semâ (Gök) kelimelerinin birlikte kullanılması.
* Nükte: Birbirine zıt iki kozmik mekanın zikredilmesiyle “Tezat” (Tıbâk) sanatı yapılmıştır. Bu iki kavram, evrenin bilinen tüm sınırlarını temsil eder. Burada kastedilen sadece fiziksel yer ve gök değil; yaratılmış tüm alemlerin, maddi ve manevi tüm boyutların Allah’ın ilmiyle tamamen kuşatılmış (ihata edilmiş) olmasıdır.

4. “Lâ” (لَا) Edatının Tekrarı (Tekit):
* İbare: “Ve fî’s-semâi” (Gökte de… / ne de gökyüzünde).
* Nükte: “Yerde ve gökte hiçbir şey gizli kalmaz” denilebilecekken, gök kısmından önce “lâ” olumsuzluk edatı tekrar edilmiştir. Gökyüzü ve ötesi, insanlar için bilinmezliklerle dolu, sırrı daha derin bir boyuttur. Bu edatın tekrarıyla, insanların erişemediği göklerdeki en uzak sırların bile, Allah katında yerdeki en göz önündeki şeyler kadar apaçık olduğu vurgulanmıştır. Görseldeki “ne de” kelimesi bu edebi inceliği Türkçede tam olarak karşılar.

5. Zamirin Fiilden Önce Gelmesi (Takdim):
* İbare: “Lâ yahfâ aleyhi şey’un” (Gizli kalmaz O’na hiçbir şey).
* Nükte: Normal cümle akışında fâil olan “şey’un” kelimesinin önce gelmesi beklenirken, harf-i cerli zamir “aleyhi” (O’na) öne alınmıştır. Bu takdim, ilahi ilmin benzersizliğini vurgulamak içindir. Yani “başka herkesten gizlenebilir, ama yalnızca ve özellikle O’na (Allah’a) hiçbir şey gizli kalamaz” anlamı pekiştirilmiştir.


Özetle Allah bu ayette insanlığa şu mesajı verir:

“Ey İnsanlar! Önceki ayetlerde bahsedilen o şiddetli azaptan kaçabileceğinizi veya inkarınızı, niyetlerinizi gizleyebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Şüpheniz olmasın ki, sizin ayak bastığınız yeryüzünün en derin karanlıklarından, başınızı kaldırıp baktığınız gökyüzünün en erişilmez sınırlarına kadar evrendeki hiçbir zerre, hiçbir düşünce O’na gizli kalamaz. O, her şeyi anbean gören ve hakkıyla bilendir.”

3:6
هُوَ O
ٱلَّذِى öyledir ki
يُصَوِّرُكُمْ şekillendiriyor sizleri
فِىٱلْأَرْحَامِ rahimlerde
كَيْفَ gibi
يَشَآءُ ۚ dilediği
لَآ yoktur
إِلَـٰهَ ilah
إِلَّا ancak
هُوَ O'dur
ٱلْعَزِيزُ ٱلْحَكِيمُ Aziyzül Hakiym olan
6

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
هُوَ ٱلَّذِى يُصَوِّرُكُمْ فِى ٱلْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَآءُ ۚ لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلْحَكِيمُ

Okunuşu:
Huve’llezî yusavvirukum fî’l-erhâmi keyfe yeşâ’(u), lâ ilâhe illâ huve’l-azîzu’l-hakîm(u).

Tam Vurgulu Meali:
“Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur. O’ndan başka ilah yoktur; O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”


2. İrab (Gramer) Tahlili

Ayetin kelime kelime ve ek ek gramer yapısı ile anlamları:

1. Huve (هُوَ):
- Huve: Munfasıl (ayrık) özne zamiridir. Müpteda olup mahallen merfudur. (Anlamı: O)

2. Ellezî (ٱلَّذِى):
- Ellezî: İsm-i Mevsul / İlgi Zamiridir. Müptedanın haberi (yüklemi) konumundadır ve mebni olduğu için mahallen merfudur. (Anlamı: O kimse/zat-tır ki)

3. Yusavvirukum (يُصَوِّرُكُمْ):
- Yusavviru: Muzari Fiil (Şekillendirir, tasvir eder). Tefril babındandır. Lafzen damme (ötre) ile merfudur. Faili, tahtında müstetir (gizli) “Huve” zamiridir. “Yusavviru…” ile başlayan fiil cümlesi, “ellezî” ism-i mevsulünün sıla cümlesidir ve irabdan mahalli yoktur.
- Kum: Muttasıl nesne zamiridir (Sizi). Mef’ûlün bih (nesne) olup mahallen mansubdur.

4. Fî’l-Erhâmi (فِى ٱلْأَرْحَامِ):
- Fî: Harf-i Cer (İçinde, -de, -da).
- El-Erhâmi: Mecrur İsim (Rahimler). “Rahim” (رَحِم) kelimesinin çoğuludur. “Fî” harf-i cerinden dolayı sonu kesra (esre) ile mecrurdur. Bu car-mecrur grubu “yusavviru” fiiline bağlıdır (müteallik). (Hepsi birlikte: Rahimlerde)

5. Keyfe (كَيْفَ):
- Keyfe: Soru ismi (İstifham edatı) olup burada “hal” veya “mef’ûl-i mutlak” yerine geçmiştir. Fetha üzere mebnidir, mahallen mansubdur. Arkasındaki “yeşâu” fiiline mütealliktir. (Anlamı: Nasıl, dilediği gibi)

6. Yeşâu (يَشَآءُ):
- Yeşâu: Muzari Fiil (Diler, ister). Lafzen damme ile merfudur. Faili yine gizli “Huve” zamiridir. “Keyfe yeşâu” yapısı, şekillendirmenin biçimini gösteren mahallen mansub bir “hal” cümlesidir. (Anlamı: Dilediği gibi / dilediğince)

7. Lâ (لَآ):
- Lâ: Cinsini nefyeden olumsuzluk edatıdır (Lâ-i nâfiye li’l-cins). İsmini nasb, haberini ref eder. (Anlamı: Hiçbir … yoktur)

8. İlâhe (إِلَـٰهَ):
- İlâhe: Cinsini nefyeden “lâ”nın ismidir. Tekil/yalın isim olduğu için fetha üzere mebnidir ve mahallen mansubdur. Lâ’nın haberi ise mahzuftur (gizlidir), takdiri “hakqun” (gerçekten vardır) şeklindedir. (Anlamı: İlah)

9. İllâ (إِلَّا):
- İllâ: İstisna / Kasr (sınırlandırma) edatıdır. (Anlamı: -den başka, ancak)

10. Huve (هُوَ):
- Huve: Munfasıl zamirdir. “Lâ” edatının mahzuf (gizli) haberinden veya gizli zamirden bedeldir (veya yeni müptedadır). (Anlamı: O)

11. El-Azîzu (ٱلْعَزِيزُ):
- El-Azîzu: İsim / Bedel veya Sıfat (Mutlak güç ve şeref sahibidir). Lafzen damme ile merfudur.

12. El-Hakîmu (ٱلْحَكِيمُ):
- El-Hakîmu: İsim / İkinci Bedel veya Sıfat (Her işi hikmetli olandır). Lafzen damme ile merfudur.


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Ayet-i kerimenin belagat, üslup ve kelime seçimlerindeki edebi incelikler:

1. “Huve” (O) Zamiri ile Başlama ve Hasr (Sınırlandırma) Sanatı:
* İbare: “Huve’llezî…” (O’dur ki…)
* Nükte: Cümlenin “Huve” (O) zamiriyle (müpteda) başlayıp sıfat konumundaki bir “ism-i mevsul” (haber) ile devam etmesi, belâgatta “Kasr/Hasr” (özgü kılma) ifade eder. Bu dizilim, anne karnındaki o karanlık ve erişilmez bölgede insana şekil veren, organlarını tasarlayan yegane gücün sadece ve sadece Allah olduğunu ilan eder. Başka hiçbir beşerî veya tabiat kaynaklı gücün bu yaratmada payı olmadığını vurgular.

2. Muzari Fiilin “Teceddüt” (Yenilenme) ve Tasvir Gücü:
* İbare: “Yusavvirukum” (Sizi şekillendirmektedir).
* Nükte: Ayette geçmiş zaman kipi (savverakum) yerine şimdiki/geniş zaman bildiren muzari fiil (yusavviru) tercih edilmiştir. Muzari fiil belâgatta “teceddüt ve istihzar” (eylemin her an yenilenmesi ve göz önünde canlandırılması) işlevini görür. Bu sayede, rahimlerdeki şekillendirme işleminin durağan bir geçmiş olay değil; her an, her saniye milyonlarca rahimde anbean, aşama aşama yenilenen canlı bir ilahi sanat olduğu zihinlerde canlandırılır.

3. “Keyfe Yeşâu” (Dilediği Gibi) İfadesindeki Îcâz (Özlü Anlatım):
* İbare: “Keyfe yeşâu” (Dilediği şekilde).
* Nükte: İnsanın boyu, cinsiyeti, rengi, parmak izi, karakteri ve genetik yapısı gibi sayısız farklı özelliğin rahimlerde nasıl belirlendiği, uzun uzadıya anlatılmak yerine tek bir kısa cümleyle (keyfe yeşâu) özetlenmiştir. Az sözle çok mana ifade etme sanatı olan “îcâz-ı ciz” yoluyla, ilahi iradenin mutlak serbestliği ve sınırsızlığı muazzam bir sadelikle beyan edilmiştir.

4. Tevhid İfadesinde Nefiy (Olumsuzlama) ve İsbat Dengesi:
* İbare: “Lâ ilâhe illâ huve” (O’ndan başka ilah yoktur).
* Nükte: Belâgatta en güçlü vurgu kalıplarından biri olan “nefiy ve istisna” (olumsuzlayıp ardından istisna etme) kullanılmıştır. Önce “Lâ” ile tüm sahte ilahlık iddiaları kökten yok sayılmış (nefiy), ardından “İllâ” ile uluhiyet sadece O’nun zatına delivers (isbat) edilmiştir.

5. Esma-i Hüsna ile Konu Arasındaki Tenasüp (Uyum) Sanatı:
* İbare: Ayetin “El-Azîz” ve “El-Hakîm” isimleriyle son bulması.
* Nükte: Rahimlerdeki tasvir (şekillendirme) eylemi, iki temel ilahi sıfatı zorunlu kılar: Birincisi, hiç yoktan yaratmaya muktedir olmak için mutlak bir güç (Azîz); ikincisi ise her azayı yerli yerine, bir amaca ve faydaya uygun olarak tasarlamak için derin bir hikmet (Hakîm). Ayet sonundaki bu iki isim, rahimlerdeki yaratılış delilinin mantıksal ve sanatsal birer imza gibi tamamlayıcısıdır.


Özetle Allah bu ayette insanlığa şu mesajı verir:

“Siz henüz dış dünyadan tamamen soyutlanmış, kimsenin elinin ve gözünün ulaşamadığı o karanlık rahimlerdeyken, her birinize tamamen size özel, benzersiz şeklini ve kaderini kendi hür iradesiyle veren yalnızca O’dur. Sizi daha en başından böylesine muazzam bir sanatla var eden Zat’tan başka ibadete layık hiçbir ilah olamaz. Şüpheniz olmasın ki O, her şeye galip gelen mutlak kudret sahibi (Azîz) ve her şeyi yerli yerinde tasarlayan benzersiz hikmet kaynağıdır (Hakîm).”

3:7
هُوَ O
ٱلَّذِىٓ öyledir ki
أَنزَلَ indirdi
عَلَيْكَ sana
ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı
مِنْهُ Onun
ءَايَـٰتٌۭ (bazı) ayetleri
مُّحْكَمَـٰتٌ muhkemdir (ki)
هُنَّ onlar
أُمُّ anasıdır
ٱلْكِتَـٰبِ Kitabın
وَأُخَرُ ve diğerleri de
مُتَشَـٰبِهَـٰتٌۭ ۖ müteşabihdir
فَأَمَّا gelince
ٱلَّذِينَ o kimselere ki
فِى قُلُوبِهِمْ kalplerinin içinde
زَيْغٌۭ eğrilik, niyet bozukluğu var
فَيَتَّبِعُونَ hemen ardına düşerler
مَا o şeyin ki
تَشَـٰبَهَ Müteşabih oldu, kapalı kaldı
مِنْهُ ondan
ٱبْتِغَآءَ çıkarmak için
ٱلْفِتْنَةِ fitne
وَٱبْتِغَآءَ ve bulmak için
تَأْوِيلِهِۦ ۗ onun te'vilini
وَمَا oysa
يَعْلَمُ bilmez
تَأْوِيلَهُۥٓ onun te'vilini
إِلَّا başka kimse
ٱللَّهُ ۗ Allah'tan
وَٱلرَّٰسِخُونَ ve derinleşip özüne ulaşanlar
فِى ٱلْعِلْمِ ilimde
يَقُولُونَ onlarda derler ki
ءَامَنَّا inandık
بِهِۦ Ona
كُلٌّۭ hepsi
مِّنْ عِندِ katındandır
رَبِّنَا ۗ Rabbimiz
وَمَا يَذَّكَّرُ düşünüp ibret almaz
إِلَّآ başkası
أُو۟لُوا۟ sahiplerinden
ٱلْأَلْبَـٰبِ bir şeyin iç yüzüne vakıf olmuş olan akıl
7

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
هُوَ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ عَلَيْكَ ٱلْكِتَـٰبَ مِنْهُ ءَايَـٰتٌۭ مُّحْكَمَـٰتٌ هُنَّ أُمُّ ٱلْكِتَـٰبِ وَأُخَرُ مُتَشَـٰبِهَـٰتٌۭ ۖ فَأَمَّا ٱلَّذِينَ فِى قُلُوبِهِمْ زَيْغٌۭ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَـٰبَهَ مِنْهُ ٱبْتِغَآءَ ٱلْفِتْنَةِ وَٱبْتِغَآءَ تَأْوِيلِهِۦ ۗ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُۥٓ إِلَّا ٱللَّهُ ۗ وَٱلرَّٰسِخُونَ فِى ٱلْعِلْمِ يَقُولُونَ ءَامَنَّا بِهِۦ كُلٌّۭ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا ۗ وَمَا يَذَّكَّرُ إِلَّآ أُو۟لُوا۟ ٱلْأَلْبَـٰبِ

Okunuşu:
Huve’llezî enzele aleyke’l-kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummu’l-kitâbi ve uharu muteşâbihât(un), fe emme’llezîne fî kulûbihim zeygun feyettebiûne mâ teşâbehe minhu’btigâe’l-fitneti ve’btigâe te’vîlih(i), ve mâ ya’lemu te’vîlehû illellâh(u), ve’r-râsihûne fî’l-ılmi yekûlûne âmennâ bihî kullun min ındi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulû’l-elbâb(i).

Tam Vurgulu Meali:
“Sana bu Kitab’ı indiren O’dur. O’nun bir kısmı muhkem ayetlerdir ki bunlar Kitab’ın esasıdır (anasıdır). Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir. Kalplerinde eğrilik (kötü niyet) olanlar, fitne çıkarmak ve tevilini (kendi keyiflerine göre yorumlamak) arzu etmek için onun müteşabih olan kısmına uyarlar. Halbuki onun gerçek tevilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise: ‘Biz ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler. Bunu ancak akıl sahipleri (kabuğu bırakıp öze ulaşabilenler) düşünüp öğüt alır.”


2. İrab (Gramer) ve Kelime Tahlili

  • هُوَ (Huve):

    • Kelime Türü: Munfasıl (Ayrık) Özne Zamiri.
    • Kelime Anlamı: O.
    • İrabı: Müpteda olup mahallen merfudur.
  • ٱلَّذِىٓ (Ellezî):

    • Kelime Türü: İsm-i Mevsul (İlgi Zamiri).
    • Kelime Anlamı: O kimse/zat-tır ki.
    • İrabı: Müptedanın haberi olup, sükun üzere mebni olduğundan mahallen merfudur.
  • أَنزَلَ (Enzele):

    • Kelime Türü: Fiil (Mazi Fiil - İf’al Babı).
    • Kök Harfler: (ن ز ل) N-Z-L.
    • Fiil Anlamı: İndirdi, yukarıdan aşağıya gönderdi.
    • İrabı: Fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili içinde gizli (müstetir) “Huve” zamiridir. “Enzele…” ile başlayan fiil cümlesi, “ellezî” ism-i mevsulünün sıla cümlesidir, irabdan mahalli yoktur.
  • عَلَيْكَ (Aleyke):

    • Yapısı: Alâ (عَلَى) harf-i ceri ve Kâ (كَ) muttasıl hitap zamirinin birleşimidir.
    • Kelime Anlamı: Sana, senin üzerine.
    • İrabı: “Alâ” harf-i cer, “Kâ” mahallen mecrur zamirdir. Bu şibh-i cümle “enzele” fiiline bağlıdır (müteallik).
  • ٱلْكِتَـٰبَ (El-Kitâbe):

    • Kelime Türü: İsim.
    • Kök Harfler: (ك ت ب) K-T-B.
    • Kelime Anlamı: Kitap (Kur’an-ı Kerim).
    • İrabı: “Enzele” fiilinin doğrudan nesnesi (Mef’ûlün Bih) olup, lafzen fetha ile mansubdur.
  • مِنْهُ (Minhu):

    • Yapısı: Min (مِنْ) harf-i ceri ve Hu (هُ) muttasıl zamirinin birleşimidir.
    • Kelime Anlamı: Ondan, onun içinden.
    • İrabı: “Min” harf-i cer, “Hu” mahallen mecrur zamirdir. Bu şibh-i cümle, arkasından gelen “âyâtun” müptedasının öne geçmiş haberi (Mukaddem Haber) olup mahallen merfudur.
  • ءَايَـٰتٌۭ (Âyâtun):

    • Kelime Türü: İsim (Cemi Müennes Salim).
    • Kök Harfler: (أ ي ي) E-Y-Y.
    • Kelime Anlamı: Ayetler, apaçık deliller.
    • İrabı: Gecikmiş müpteda (Muahhar Müpteda) olup, lafzen damme (çift ötre) ile merfudur. “Minhu âyâtun” isim cümlesi bütünüyle “el-Kitâb” kelimesinin hali veya yeni bir cümledir.
  • مُّحْكَمَـٰتٌ (Muhkemâtun):

    • Kelime Türü: İsim (İsm-i Meful - Cemi Müennes Salim).
    • Kök Harfler: (ح ك م) H-K-M.
    • Kelime Anlamı: Sağlamlaştırılmış, kesin, yoruma açık olmayan apaçık ayetler.
    • İrabı: “Âyâtun” kelimesinin Sıfatıdır. Lafzen damme ile merfudur.
  • هُنَّ (Hunne):

    • Kelime Türü: Munfasıl (Ayrık) Zamir (Cemi Müennes).
    • Kelime Anlamı: Onlar.
    • İrabı: Müpteda olup mahallen merfudur. “Hunne ummu’l-kitâb” isim cümlesi “muhkemât” kelimesinin ikinci sıfatı konumundadır.
  • أُمُّ (Ummu):

    • Kelime Türü: İsim (Muzaf).
    • Kök Harfler: (أ م م) E-M-M.
    • Kelime Anlamı: Anne, esas, kaynak, referans noktası.
    • İrabı: “Hunne” müptedasının Haberidir. Lafzen damme ile merfudur. Tekil formda gelerek tüm muhkem ayetlerin “tek bir ana gövde” olduğunu vurgulamıştır.
  • ٱلْكِتَـٰبِ (El-Kitâbi):

    • Kelime Türü: İsim (Muzafun İleyh).
    • Kelime Anlamı: Kitab’ın.
    • İrabı: İsim tamlamasındaki tamlayandır, lafzen kesra ile mecrurdur.
  • وَأُخَرُ (Ve Uharu):

    • Yapısı: Ve (Atıf Harfi) ve Uharu (Gayr-ı Munsarıf İsim - Uhrâ kelimesinin çoğulu).
    • Kelime Anlamı: Ve diğerleri, başka (ayetler).
    • İrabı: Atıf harfiyle “âyâtun” kelimesine matuftur (müptedadır). Gayr-ı munsarıf olduğu için tenvin almaz, tek damme ile merfudur.
  • مُتَشَـٰبِهَـٰتٌۭ (Muteşâbihâtun):

    • Kelime Türü: İsim (İsm-i Fail - Cemi Müennes Salim).
    • Kök Harfler: (ش ب ه) Ş-B-H.
    • Kelime Anlamı: Birbirine benzeyen, manası çok katmanlı ve kapalı olan ayetler.
    • İrabı: “Uharu” kelimesinin sıfatı veya haberidir. Lafzen damme ile merfudur.
  • فَأَمَّا (Fe Emmâ):

    • Fe: İstinafiye (yeni paragraba/konuya geçiş harfi).
    • Emmâ: Şart, vurgu ve detaylandırma (tafsil) edatıdır. Kendisinden sonra mutlaka cevap fâ’sının gelmesini gerektirir. (Anlamı: -e gelince, ise)
  • ٱلَّذِينَ (Ellezîne):

    • Kelime Türü: İsm-i Mevsul (İlgi Zamiri - Cemi Müzekker).
    • Kelime Anlamı: O kimseler ki.
    • İrabı: “Emmâ” edatından sonra gelen Müptedadır, fetha üzere mebni olup mahallen merfudur.
  • فِى (Fî):

    • Kelime Türü: Harf-i Cer (-de, -da hali).
  • قُلُوبِهِمْ (Kulûbihim):

    • Yapısı: Kulûb (İsim/Muzaf) ve Him (Muttasıl Zamir/Muzafun İleyh).
    • Kelime Anlamı: Kalplerinde, gönüllerinde.
    • İrabı: “Kulûb” kesra ile mecrurdur, “Him” mahallen mecrurdur. Bu car-mecrur yapısı, arkasından gelen “zeygun” müptedasının Mukaddem Haberidir.
  • زَيْغٌۭ (Zeygun):

    • Kelime Türü: İsim (Mastar).
    • Kök Harfler: (ز ي غ) Z-Y-Ğ.
    • Kelime Anlamı: Doğruluktan sapma, eğrilik, niyet bozukluğu.
    • İrabı: Gecikmiş müptedadır (Muahhar Müpteda), lafzen damme ile merfudur. “Fî kulûbihim zeygun” cümlesi, “ellezîne” ism-i mevsulünün sıla cümlesidir, irabdan mahalli yoktur.
  • فَيَتَّبِعُونَ (Feyettebiûne):

    • Fe: “Emmâ” şart edatının cevabını bağlayan fâ-i rabıtadır.
    • Yettebiûne: İftial babından muzari fiildir (çoğul). Kökü (ت ب ع) T-B-A‘dır. “Ef’al-i Hamse”den olduğu için sonundaki nûn harfinin düşmemesiyle (sübutuyla) merfudur. Sondaki “Vav” zamiri fâildir (özne). Bu fiil cümlesi bütünüyle “ellezîne” müptedasının Haberidir, mahallen merfudur. (Anlamı: Hemen takip ederler / uyarlar)
  • مَا (Mâ):

    • Kelime Türü: İsm-i Mevsul (Şey/O şey ki).
    • İrabı: “Yettebiûne” fiilinin nesnesidir (Mef’ûlün Bih). Sükun üzere mebni olup mahallen mansubdur.
  • تَشَـٰبَهَ (Teşâbehe):

    • Kelime Türü: Fiil (Mazi Fiil - Tefâul Babı).
    • Kök Harfler: (ش ب ه) Ş-B-H.
    • Fiil Anlamı: Benzeşti, kapalı oldu.
    • İrabı: Fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili gizli “Huve” zamiridir. “Mâ” ism-i mevsulünün sıla cümlesidir. (Anlamı: Müteşabih oldu, kapalı kaldı)
  • مِنْهُ (Minhu):

    • İrabı: Harf-i cer ve mecrur zamir grubu. “Teşâbehe” fiiline mütealliktir veya “mâ” zamirinin halidir. (Anlamı: Ondan)
  • ٱبْتِغَآءَ (İbtigâe):

    • Kelime Türü: İsim (Mastar - İftial Babı - Muzaf).
    • Kök Harfler: (ب غ ي) B-Ğ-Y.
    • Kelime Anlamı: Arzulamak, peşine düşmek, aramak.
    • İrabı: Eylemin yapılma amacını bildiren Mef’ûlün Lehdir. Lafzen fetha ile mansubdur.
  • ٱلْفِتْنَةِ (El-Fitneti):

    • Kelime Türü: İsim (Muzafun İleyh).
    • Kök Harfler: (ف ت ن) F-T-N.
    • Kelime Anlamı: Sınav, kargaşa, inancı sarsma, fitne.
    • İrabı: İsim tamlamasındaki tamlayandır, lafzen kesra ile mecrurdur.
  • وَٱبْتِغَآءَ (Ve’btigâe):

    • Ve: Atıf Harfi.
    • İbtigâe: Bir önceki “ibtigâe” kelimesine matuftur. Fetha ile mansubdur (Muzaf).
  • تَأْوِيلِهِۦ (Te’vîlihî):

    • Kelime Türü: İsim (Mastar - Tef’îl Babı - Muzaf) + Zamir.
    • Kök Harfler: (أ و ل) E-V-L (Bir şeyi aslına döndürmek).
    • Kelime Anlamı: Onun yorumu, nihai hedefi, tevili.
    • İrabı: “Te’vîl” kelimesi muzafun ileyhtir, kesra ile mecrurdur. “Hî” muttasıl zamiri muzafun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
  • وَمَا (Ve Mâ):

    • Ve: Atıf veya İstinaf harfi.
    • Mâ: Olumsuzluk edatıdır (Nâfiye).
  • يَعْلَمُ (Ya’lemu):

    • Kelime Türü: Muzari Fiil.
    • Kök Harfler: (ع ل م) A-L-M.
    • Fiil Anlamı: Bilir / biliyor.
    • İrabı: Lafzen damme ile merfudur.
  • تَأْوِيلَهُۥٓ (Te’vîlehû):

    • İrabı: “Ya’lemu” fiilinin nesnesidir (Mef’ûlün Bih). “Te’vîle” fetha ile mansubdur ve muzaftır. “Hû” zamiri muzafun ileyhtir, mahallen mecrurdur.
  • إِلَّا (İllâ):

    • Kelime Türü: Hasr / Kasr (sınırlama) ve istisna edatıdır.
  • ٱللَّهُ (Allâhu):

    • Kelime Türü: Lafza-i Celâl.
    • İrabı: “Ya’lemu” fiilinin Fâilidir (Öznesi). Lafzen damme ile merfudur.
  • وَٱلرَّٰسِخُونَ (Ve’r-Râsihûne):

    • Ve: Atıf harfi veya İstinafiye (yeni başlangıç bağlacı - Anlamı doğrudan etkiler, tefsirde çoğunlukla istinaf yani yeni cümle başlangıcı kabul edilir).
    • Râsihûne: İsm-i Fail (Cemi Müzekker Salim). Kökü (ر س خ) R-S-H (Yere saplanıp kökleşmek). Müptedadır. Cemi müzekker salim olduğu için harf ile (Vav ile) merfu olmuştur. (Anlamı: İlimde derinleşenler, kök salanlar)
  • فِى (Fî):

    • Kelime Türü: Harf-i Cer.
  • ٱلْعِلْمِ (El-ılmi):

    • İrabı: Harf-i cerden dolayı kesra ile mecrur isimdir. Car-mecrur “Râsihûne” sıfatına bağlıdır. (Anlamı: İlimde)
  • يَقُولُونَ (Yekûlûne):

    • Kelime Türü: Muzari Fiil (Çoğul). Kökü (ق و ل) K-V-L.
    • İrabı: “Ef’al-i Hamse”den olduğu için nûn harfinin sabit kalmasıyla merfudur. “Vav” fâildir. Bu cümle, “Râsihûne” müptedasının Haberidir ve mahallen merfudur. (Anlamı: Derler ki / demektedirler)
  • ءَامَنَّا (Âmennâ):

    • Kelime Türü: Fiil (Mazi Fiil - İf’al Babı - Çoğul). Kökü (أ م ن) E-M-N.
    • İrabı: Sükun üzere mebni mazi fiildir. Sondaki “Nâ” (Biz) zamiri fâildir. Bu cümle, “yekûlûne” fiilinin sözü konumunda olup (Mekul-ü Kavl / Söz nesnesi), mahallen mansubdur. (Anlamı: İnandık / iman ettik)
  • بِهِۦ (Bihî):

    • İrabı: “Bi” harf-i cer, “Hi” mahallen mecrur zamirdir. “Âmennâ” fiiline mütealliktir. (Anlamı: Ona / Kitab’a)
  • كُلٌّۭ (Kullun):

    • Kelime Türü: İsim (Müpteda).
    • İrabı: Damme ile merfudur. Kelimenin aslı “kullun minhum” (onların hepsi) olup muzafun ileyhi hazfedildiği için tenvin almıştır. (Anlamı: Hepsi, bütünü)
  • مِّنْ (Min):

    • Kelime Türü: Harf-i Cer.
  • عِندِ (İndi):

    • Kelime Türü: İsim (Zarf - Muzaf).
    • Anlamı: Katından, yanından.
    • İrabı: Kesra ile mecrurdur. “Kullun” müptedasının şibh-i cümle Haberi konumundadır.
  • رَبِّنَا (Rabbinâ):

    • Yapısı: Rabbi (İsim/Muzaf) ve (Muttasıl Zamir/Muzafun İleyh).
    • İrabı: “Rabbi” kesra ile mecrurdur. “Nâ” zamiri mahallen mecrurdur. (Anlamı: Rabbimizin)
  • وَمَا (Ve Mâ):

    • Ve: Atıf / İstinaf harfi.
    • Mâ: Olumsuzluk edatıdır (Nâfiye).
  • يَذَّكَّرُ (Yezzekkeru):

    • Kelime Türü: Muzari Fiil (Tefâul babındaki “yetezekkeru” kelimesinin idgam edilmiş halidir). Kökü (ذ ك ر) Z-K-R.
    • Fiil Anlamı: Derinlemesine düşünür, ibret/öğüt alır.
    • İrabı: Lafzen damme ile merfudur.
  • إِلَّآ (İllâ):

    • Kelime Türü: Hasr / İstisna edatıdır.
  • أُو۟لُوا۟ (Ulû):

    • Kelime Türü: İsim (Cemi müzekker salime benzeyen çoğul isim - Mülhak isim - Muzaf).
    • Kelime Anlamı: Sahipleri.
    • İrabı: “Yezzekkeru” fiilinin Fâilidir (Öznesidir). İrab alameti olarak harf ile (Vav ile) merfu olmuştur.
  • ٱلْأَلْبَـٰبِ (El-Elbâbi):

    • Kelime Türü: İsim (Muzafun İleyh - Lüb kelimesinin çoğuludur).
    • Kök Harfler: (ل ب ب) L-B-B.
    • Kelime Anlamı: Öz, çekirdek, derin akıllar.
    • İrabı: Lafzen kesra ile mecrurdur. (Hepsi birlikte: Akıl sahipleri)

3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Ayetteki edebi sanatlar ve anlatım incelikleri:

1. Teşbih/İstiare (Ummu’l-Kitâb):
* İbare:هُنَّ أُمُّ ٱلْكِتَـٰبِ (Hunne ummu’l-kitâb)
*
Açıklama:** Muhkem ayetler “anneye” (üm) benzetilmiştir.
* Nasıl ki bir çocuk her zorlukta, sığınma ihtiyacında annesine dönüyorsa; müteşabih (anlaşılması zor) ayetlerin de aslına döndürülüp anlaşılması için muhkem (kesin) ayetlere başvurulmalıdır. Bu, kelimenin şefkat, sığınak ve kök olma özelliklerini kullanan harika bir istiaredir.

2. Tibâk (Zıtlık Sanatı):
* İbare: مُّحْكَمَـٰتٌ (Muhkemât) ve مُتَشَـٰبِهَـٰتٌ (Muteşâbihât)
* Açıklama: Anlamı kesin olan ayetler ile birden fazla yoruma açık olan ayetlerin bir arada zikredilmesiyle Tezat/Tibâk sanatı yapılmıştır. Bu iki kavramın bir arada sunulması, Kur’an’ın hem akla hitap eden net yönünü hem de ruhu derin tefekküre sevk eden katmanlı yapısını dengeler.

3. İstiare / Mecaz (Zeygun fî kulûbihim):
* İbare: فِى قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ (Fî kulûbihim zeygun)
* Açıklama: “Zeyg” kelimesi fiziki bir eğrilmeyi, yolunu şaşırmayı ifade eder.
* Allah, niyetleri kötü olan, samimiyetsiz insanların zihinsel ve ahlaki sapmalarını fiziki bir “eğrilik ve topallamaya” benzeterek somutlaştırmıştır. Kalbin fiziki bir göz gibi kayması veya eğrilmesi mecazi olup, niyetin bozukluğunu çok güçlü tasvir eder.

4. İstiare (Er-Râsihûne fî’l-ılm):
* İbare: وَٱلرَّٰسِخُونَ فِى ٱلْعِلْمِ (Ve’r-râsihûne fî’l-ılm)
* Açıklama: “Ruseh” kelimesi, kökleri toprağın derinliklerine kadar inmiş ulu ağaçlar veya sarsılmaz dağlar/yapılar için kullanılır.
* Allah, şüphe dalgaları karşısında sarsılmayan, sağlam bilgiye sahip bilginleri köklü ağaçlara benzetmiştir. Bilgi sadece ezberde duran bir yük değil; kalbe ve akla kök salmış sarsılmaz bir duruştur.

5. Kasr/Hasr (Sınırlandırma):
* İbare: وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُۥٓ إِلَّا ٱللَّهُ (Ve mâ ya’lemu te’vîlehû illellâh)
* Açıklama: Nefiy (mâ) ve istisna (illâ) kullanılarak tevil bilgisinin sadece Allah’a ait olduğu sınırlandırılmıştır. Bu, muhataba haddini bildiren ve gayb bilgisinin tek anahtarının yaratıcıda olduğunu gösteren kesin bir ifadedir.

6. Kelime Seçimi (Ulul Elbâb): أُو۟لُوا۟ ٱلْأَلْبَـٰبِ
* Açıklama: Arapça’da düz akıl için “Akl” kelimesi de vardır. Ancak ayet “Elbâb” kelimesini seçmiştir.
* Lüb (Elbâb’ın tekili): Bir meyvenin kabuğu altındaki asıl yenilecek “öz, çekirdek” kısmıdır. Kur’an, müteşabih ayetler karşısında sarsılmayıp teslim olanları “kabukla oyalanmayan, meselenin asıl özüne/ruhuna nüfuz edebilen derin idrak sahipleri” olarak tanımlamak için bu kelimeyi seçmiştir.


Özetle Allah bu ayette insanlığa şu mesajı verir:

“Kur’an, hem her insanın doğrudan anlayabileceği sapasağlam hayat kurallarını (muhkem) hem de insanın sınırlı aklını dikey bir tefekküre zorlayan derin manaları (müteşabih) bir arada barındırır. Niyeti bozuk olanlar, müteşabihlerin kapalı kapılarını zorlayarak fitne üretmeye ve kendi arzularına göre yorumlamaya kalkarlar. Oysa bu derinliğin nihai sırrı ancak Allah katındadır. İlimde bir ağacın kökleri gibi derinleşmiş bilgeler ise teslimiyet gösterip ‘Hepsi Rabbimizdendir’ derler. Bu ince dengeyi ve teslimiyetin değerini ancak dış kabuğu yarıp özün hakikatine ulaşabilen sağduyu sahipleri kavrayabilir.”

3:8
رَبَّنَا Rabbimiz
لَا تُزِغْ saptırma
قُلُوبَنَا kalblerimizi
بَعْدَ sonra
إِذْ هَدَيْتَنَا bizi doğru yola ilettikten
وَهَبْ ve ver
لَنَا bize
مِن لَّدُنكَ kendi katından
رَحْمَةً ۚ bir rahmet
إِنَّكَ kuşkusuz sen
أَنتَ yalnız sen
ٱلْوَهَّابُ çokça bahşeden, karşılıksız veren (vehhab)sın
8

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً ۚ إِنَّكَ أَنتَ ٱلْوَهَّابُ

Okunuşu:
Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ veheb lenâ min ledunke rahmeten, inneke ente’l-vehhâb.

Tam Vurgulu Meali:
“Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten (doğru yola ilettikten) sonra kalplerimizi eğriltme (sapıtma). Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen, lütfu/bahşişi en bol olan (Vehhâb) sensin.”


2. İrab (Gramer) Tahlili

Ayetin kelime kelime ve ek ek gramer yapısı ile anlamları:

1. Rabbenâ (رَبَّنَا):
- Rabbe: Münada / Muzaf (Rabbimiz / Ey Rabbimiz). Nida harfi (Yâ) düşmüştür. Muzaf olduğu için fetha ile mansubdur.
- Nâ: Muttasıl Zamir / Muzafun İleyh (Bizim). Mahallen mecrurdur.

2. Lâ Tuziğ (لَا تُزِغْ):
- Lâ: Dua / Nehiy Harfi (…etme, …me). Muzari fiili cezm eder.
- Tuziğ: Meczum Muzari Fiil (Eğriltme, saptırma). Z-Y-G kökünden if’al babıdır. Sonundaki sükun cezm alametidir. Faili tahtında müstetir (gizli) “Ente” (Sen) zamiridir.

3. Kulûbenâ (قُلُوبَنَا):
- Kulûbe: Mef’ûlün Bih / Muzaf (Kalplerimizi). “Tuziğ” fiilinin nesnesidir, fetha ile mansubdur.
- Nâ: Muttasıl Zamir / Muzafun İleyh (Bizim). Mahallen mecrurdur.

4. Ba’de İz (بَعْدَ إِذْ):
- Ba’de: Zaman Zarfı / Muzaf (Sonra). Fetha ile mansubdur.
- İz: Zaman Zarfı / Muzafun İleyh (-dığı zaman, o vakit ki). Sükun üzere mebnidir, mahallen mecrurdur.

5. Hedeytenâ (هَدَيْتَنَا):
- Hedeyte: Fiil-i Mazi ve Fail (Doğru yola ilettin, hidayet ettin). H-D-Y kökündendir. Sondaki “Te” zamiri faildir (Özne).
- Nâ: Muttasıl Zamir / Mef’ûlün Bih (Bizi / Nesne). (Hepsi birlikte: Bizi hidayete erdirdikten sonra)

6. Veheb Lenâ (وَهَبْ لَنَا):
- Ve: Atıf Harfi (Ve).
- Heb: Dua / Emir Fiili (Bahşet, lütfet, hibe et). V-H-B kökündendir. Sükun üzere mebnidir. Faili gizli “Ente” (Sen) zamiridir.
- Lenâ (Li-Nâ): Car-Mecrur (Bize / Bizim için). “Heb” fiiline müteallıktır.

7. Min Ledunke (مِن لَّدُنكَ):
- Min: Harf-i Cer (-den, -dan).
- Ledun: Zarf / Muzaf (Katından, yanından). Min edatından dolayı mahallen mecrurdur.
- Ke: Muttasıl Zamir / Muzafun İleyh (Senin). (Hepsi birlikte: Senin katından)

8. Rahmeten (رَحْمَةً):
- Rahmeten: Mef’ûlün Bih (Bir rahmet, lütuf). “Heb” fiilinin doğrudan nesnesidir, fetha ile mansubdur.

9. İnneke (إِنَّكَ):
- İnne: Te’kid Harfi (Şüphesiz, muhakkak ki). İsmini nasb, haberini ref eder.
- Ke: Muttasıl Zamir / İnne’nin İsmi (Sen). Mahallen mansubdur.

10. Ente’l-Vehhâb (أَنتَ ٱلْوَهَّابُ):
- Ente: Zamîr-i Fasl veya Mübteda (Sen). Cümleye vurgu katar.
- El-Vehhâb: İnne’nin Haberi (Çokça bahşeden, karşılıksız veren). Damme ile merfudur.


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Bu ayet, kulun acziyetini sunuşu ve Allah’ın yüceliğine sığınışını gösteren derin bir belagat yapısına sahiptir:

1. Nida Harfinin Hazfi (Düşürülmesi):
* Açıklama: Ayet “Yâ Rabbenâ” (Ey Rabbimiz) şeklinde değil, doğrudan “Rabbenâ” (Rabbimiz) olarak başlar.
* Nükte: Arapça belagatında nida edatının kullanılmaması, seslenilen makamın yakınlığını (kurbiyet) ifade eder. Kul, Rabbiyle arasında hiçbir mesafe veya vasıta olmadığını hissederek doğrudan O’na seslenmektedir.

2. Dua Makamında Emir ve Nehiy Kalıpları:
* İbare: لَا تُزِغْ (Lâ tuziğ - Eğriltme) ve وَهَبْ (Veheb - Bahşet)
* Açıklama: Gramer olarak biri yasaklama (nehiy), diğeri ise buyruk (emir) kalıbıdır.
* Nükte: Bu kalıplar üst makamdan alt makama olsaydı gerçek anlamda emir/yasak olurdu. Ancak kuldan Allah’a yöneldiği için gerçek anlamlarından sıyrılarak “tazarrû, niyaz ve dua” anlamına dönüşmüşlerdir. Kulun acziyetini en üst seviyede beyan eder.

3. Kalp ile “Zeyğ” (Eğrilme) Arasındaki Semantik Uyum:
* İbare: قُلُوبَنَا (Kulûbenâ) - تُزِغْ (Tuziğ)
* Açıklama: “Kalp” kelimesi köken olarak değişkenlik, bir halden diğerine dönmek demektir. “Zeyğ” ise doğruluktan sapmak, eğrilmektir.
* Nükte: Değişken ve istikrarsız olan kalbin, eğrilme (zeyğ) tehlikesine en açık uzuv olması sebebiyle bu iki kelime arasında mükemmel bir kelime seçimi uyumu (tenasüb) vardır.

4. “Min Ledunke” ile İhtisas (Özel İkram):
* İbare: مِن لَّدُنكَ (Min ledunke)
* Açıklama: Sadece “Bize rahmet et” denmemiş, “Senin katından/yanından” ifadesi eklenmiştir.
* Nükte: “Ledün” kelimesi, Allah’ın zatına ait gizli, vasıtasız ve tamamen lütuf olan özel ikramları ifade eder. Kul, kendi amellerine veya dünyevi sebeplere güvenmediğini; doğrudan ilahi, sebepsiz ve özel bir merhamet talep ettiğini vurgulamaktadır.

5. Nekre ile Ta’zim:
* İbare: رَحْمَةً (Rahmeten)
* Açıklama: “Rahmet” kelimesi belirli (marife) değil, belirsiz (nekre) ve tenvinli olarak gelmiştir.
* Nükte: Nekre kullanımı burada büyüklük ve çeşitlilik (ta’zim) ifade eder. “Öyle büyük, öyle geniş ve öyle benzersiz bir rahmet ki…” manası kazandırır.

6. Zamîr-i Fasl ve Kasr (Sınırlama/Hasr):
* İbare: إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ (İnneke ente’l-Vehhâb)
* Açıklama: Cümle “İnneke’l-Vehhâb” şeklinde de kurulabilirdi ancak araya “Ente” (Sen) zamiri eklenmiştir.
* Nükte: “Ente” zamiri burada hasr (sınırlama) bildirir. “Hakiki anlamda, karşılıksız ve sonsuz lütfeden sadece ve sadece sensin; başkası bu lütfu veremez” vurgusunu taşır. Ayrıca “el-Vehhâb” kelimesinin mübalağalı isim formu kullanılarak bu özelliğin Allah’ın zatında süreklilik arz ettiği gösterilmiştir.


Özetle Allah bu ayette kulun Rabbine sığınırken kullanacağı en edebi ve samimi dua üslubunu öğretir:

“Rabbimiz! Bize doğru yolu buldurarak en büyük lütfu zaten verdin; şimdi bu hidayeti kaybetmekten ve kalbimizin kaymasından (zeyğ) sana sığınırız. Biz kendi gücümüzle ayakta kalamayız; bu yüzden senin o vasıtasız, özel katından (ledün) bize bir merhamet kapısı aç. Çünkü kapısına sığınılacak, karşılıksız ve sınırsızca veren yegâne zat (Vehhâb) yalnızca sensin!”

3:9
رَبَّنَآ Rabbimiz
إِنَّكَ sen mutlaka
جَامِعُ toplayacaksın
ٱلنَّاسِ insanları
لِيَوْمٍۢ bir günde
لَّا رَيْبَ asla şüphe olmayan
فِيهِ ۚ kendisinde
إِنَّ şüphesiz
ٱللَّهَ Allah
لَا يُخْلِفُ dönmez
ٱلْمِيعَادَ sözünden
9

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
رَبَّنَآ إِنَّكَ جَامِعُ ٱلنَّاسِ لِيَوْمٍۢ لَّا رَيْبَ فِيهِ ۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يُخْلِفُ ٱلْمِيعَادَ

Okunuşu:
Rabbenâ inneke câmiu’n-nâsi li yevmin lâ raybe fîh, innallâhe lâ yuhlifu’l-mî’âd.

Tam Vurgulu Meali:
“Rabbimiz! Şüphesiz sen, hakkında hiçbir şüphe olmayan bir günde (kıyamet gününde) insanları bir araya toplayacak olansın. Şüphesiz Allah, sözünden/vadinden asla dönmez.”


2. İrab (Gramer) Tahlili

Ayetin kelime kelime ve ek ek gramer yapısı ile anlamları:

1. Rabbenâ (رَبَّنَا):
- Rabbe: Münada / Muzaf (Rabbimiz / Ey Rabbimiz). Nida harfi (Yâ) düşmüştür. Muzaf olduğu için fetha ile mansubdur.
- Nâ: Muttasıl Zamir / Muzafun İleyh (Bizim). Mahallen mecrurdur.

2. İnneke (إِنَّكَ):
- İnne: Te’kid Harfi (Şüphesiz, muhakkak ki). İsmini nasb, haberini ref eder.
- Ke: Muttasıl Zamir / İnne’nin İsmi (Sen). Mahallen mansubdur.

3. Câmiu’n-Nâsi (جَامِعُ ٱلنَّاسِ):
- Câmiu: İnne’nin Haberi / Muzaf (Toplayan, bir araya getiren). C-M-A kökünden ism-i faildir. Damme ile merfudur.
- En-Nâsi: Muzafun İleyh (İnsanları / İnsanların). Esre ile mecrurdur.

4. Li Yevmin (لِيَوْمٍ):
- Li: Harf-i Cer (İçin / …gününe). Zaman veya yönelme bildirir.
- Yevmin: Mecrur İsim (Bir gün / bir günde). Esre ile mecrurdur.

5. Lâ Raybe (لَّا رَيْبَ):
- Lâ: Nefy-i Cins Lâ’sı (Hiçbir … yoktur). Cinsi mutlak olarak reddeder.
- Raybe: Lâ’nın İsmi (Şüphe, kuşku). R-Y-B kökündendir. Fetha üzere mebnidir, mahallen mansubdur.

6. Fîhi (فِيهِ):
- Fî: Harf-i Cer (İçinde, onda).
- Hi: Muttasıl Zamir / Mecrur (O / Onda). (Hepsi birlikte: Onda / o günde). “Lâ raybe”nin haberi olarak mahallen merfudur. “Lâ raybe fîhi” cümlesi, önündeki “Yevmin” kelimesinin sıfatıdır.

7. İnnallâhe (إِنَّ ٱللَّهَ):
- İnne: Te’kid Harfi (Şüphesiz, muhakkak ki).
- Allâhe: Lafza-i Celal / İnne’nin İsmi (Allah). Fetha ile mansubdur.

8. Lâ Yuhlifu (لَا يُخْلِفُ):
- Lâ: Nefy (Olumsuzluk) Harfi (…mez, …maz). Muzari fiilin anlamını olumsuz yapar.
- Yuhlifu: Muzari Fiil (Döner, hilafına davranır). H-L-F kökünden if’al babıdır (Ahlefe). Damme ile merfudur. Faili gizli “Huve” (O) zamiridir.

9. El-Mî’âda (ٱلْمِيعَادَ):
- El-Mî’âda: Mef’ûlün Bih (Vaat, verilen söz). “Yuhlifu” fiilinin nesnesidir, fetha ile mansubdur. “Lâ yuhliful mî’âd” cümlesi İnne’nin haberi olarak mahallen merfudur.


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Bu ayet, bir önceki ayette (8. ayet) başlayan samimi duanın zirve noktasını ve inancın sarsılmaz kesinliğini ilan eden bir belagat örgüsüne sahiptir:

1. Fiil Yerine İsm-i Fail Tercihi: “Câmi’” (جَامِعُ):
* Açıklama: Ayet, “insanları toplayacaksın” anlamında bir fiil cümlesiyle (Secmeu) değil, “Câmi’” ism-i faili (isim) ile kurulmuştur.
* Nükte: Fiiller geçici zaman dilimlerine (geçmiş, şimdiki, gelecek) işaret ederken isimler süreklilik, sabitlik ve kesinlik (sübut) bildirir. İnsanların kıyamette toplanmasının asla kaçınılamayacak, kesin ve zaman üstü bir ilahi hakikat olduğu bu isim tercihiyle vurgulanmıştır.

2. Nekre ile Dehşet ve Azamet: “Yevmin” (يَوْمٍ):
* Açıklama: Kıyamet günü belirli bir isimle değil, nekre (belirsiz/tenvinli) olarak “Yevmin” (Bir gün) şeklinde zikredilmiştir.
* Nükte: Belagat kurallarına göre buradaki belirsizlik tahvil (dehşet saçma) ve ta’zim (büyütme) içindir. O günün, insan aklının sınırlarını aşan derecede dehşetli, benzersiz ve tarifi imkansız bir gün olduğuna işaret edilir.

3. “Lâ” ile Nefy-i Cins (Mutlak Olumsuzluk):
* İbare: لَا رَيْبَ (Lâ raybe)
* Açıklama: Tıpkı Bakara Suresi 2. ayette olduğu gibi, cinsi reddeden Lâ kullanılmıştır.
* Nükte: Kıyametin gerçekleşmesine dair şüphe türünden hiçbir şeyin (en ufak bir tereddütün dahi) o güne yakışmayacağı, şüphenin varlığının mutlak olarak imkansız olduğu ilan edilmiştir.

4. İltifat Sanatı (Muhataptan Gâibe Geçiş):
* İbare: إِنَّكَ (İnneke - Şüphesiz sen) ve إِنَّ اللَّهَ (İnnallâhe - Şüphesiz Allah)
* Açıklama: Ayet Allah’a doğrudan hitap ederek başlar (“Şüphesiz sen toplayacaksın”), fakat son cümle “Şüphesiz sen sözünden dönmezsin” yerine “Şüphesiz Allah sözünden dönmez” şeklinde üçüncü şahıs (gâib) formuyla biter.
* Nükte: Buna belagatta “iltifat” denir. Sözün yönü muhataptan gâibe çevrilmiştir. Allah’ın sözünden dönmeme sıfatı, O’nun uluhiyet sıfatıyla (Allah ismiyle) taçlandırılarak tüm kainata ilan edilen, değişmez bir kozmik kanun seviyesine yükseltilmiştir.

5. Katmerli Te’kid (Vurgu Üstüne Vurgu):
* İbare: إِنَّكَ (İnneke) ve إِنَّ اللَّهَ (İnnallâhe)
* Açıklama: Kısa bir ayet içinde iki kez te’kid edatı olan “İnne” kullanılmıştır.
* Nükte: Kıyametin kopması ve Allah’ın vaadini yerine getirmesi konularında insanların düşebileceği her türlü şüpheyi, daha doğmadan yok etmek amacıyla ifade en üst düzey vurgu kalıbıyla pekiştirilmiştir.


Allah C.C. bu ayette inananların dilinden kıyamete olan sarsılmaz imanı şöyle özetler:

“Rabbimiz! Bizim kalbimizi hidayet üzere sabit kılmanı istiyoruz; çünkü biliyoruz ki bu dünya hayatı geçicidir ve senin, gerçekleşmesinde zerre kadar şüphe olmayan (lâ raybe) o büyük günde hepimizi hesaba çekmek üzere toplayacağın an mutlaka gelecektir. Biz senin adaletine ve vaadine güveniyoruz; çünkü senin ilahi şanındandır ki, söz verdiğin şeyi mutlaka yaparsın ve Allah asla vadinden dönmez!”

3:10
إِنَّ şüphesiz
ٱلَّذِينَ o kimseler ki
كَفَرُوا۟ inkar ediyorlar
لَن تُغْنِىَ yarar sağlamaz
عَنْهُمْ onlara
أَمْوَٰلُهُمْ malları
وَلَآ ne de
أَوْلَـٰدُهُم çocukları
مِّنَ karşı
ٱللَّهِ Allah'a
شَيْـًۭٔا ۖ hiçbir şekilde
وَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte
هُمْ onlar
وَقُودُ yakıtıdırlar
ٱلنَّارِ ateşin
10

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لَن تُغْنِىَ عَنْهُمْ أَمْوَٰلُهُمْ وَلَآ أَوْلَـٰدُهُم مِّنَ ٱللَّهِ شَيْـًۭٔا ۖ وَأُو۟لَـٰٓئِكَ هُمْ وَقُودُ ٱلنَّارِ

Okunuşu:
İnnellezîne keferû len tuğniye ‘anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi şey’â, ve ulâike hum vakûdu’n-nâr.

Tam Vurgulu Meali:
“Şüphesiz inkâr edenlerin ne malları ne de evlatları, Allah’a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar, (cehennem) ateşinin yakıtı olanların ta kendileridir.”


2. İrab (Gramer) Tahlili

Ayetin kelime kelime ve ek ek gramer yapısı ile anlamları:

1. İnnellezîne (إِنَّ ٱلَّذِينَ):
- İnne: Te’kid Harfi (Şüphesiz, muhakkak ki). İsmini nasb eder.
- El-lezîne: İsm-i Mevsul / İnne’nin İsmi (O kimseler ki / inkâr edenler). Mahallen mansubdur.

2. Keferû (كَفَرُوا۟):
- Keferû: Fiil-i Mazi (İnkâr ettiler, örttüler). K-F-R kökündendir. Sükun (vav’dan dolayı zamme üzere) mebnidir. “El-lezîne” ism-i mevsulünün sıla cümlesidir, irabdan mahalli yoktur.
- Vav: Muttasıl Zamir / Fail (Onlar / Özne).

3. Len Tuğniye (لَن تُغْنِىَ):
- Len: Nasb ve İstikbal Edatı (Asla …-meyecektir). Gelecekte kesin olumsuzluk bildirir.
- Tuğniye: Mansub Muzari Fiil (Fayda sağlayacak, kurtaracak, zengin kılacak). G-N-Y kökünden if’al babıdır (Ağnâ). Sondaki fetha nasb alametidir.

4. Anhum (عَنْهُمْ):
- An: Harf-i Cer (-den, -dan / kendilerine).
- Hum: Muttasıl Zamir / Mecrur (Onlar / kendileri). Car-mecrur ilişkisi “Tuğniye” fiiline müteallıktır.

5. Emvâluhum (أَمْوَٰلُهُمْ):
- Emvâlu: Fail / Muzaf (Malları). “Mâl” kelimesinin çoğuludur. “Tuğniye” fiilinin öznesidir, damme ile merfudur.
- Hum: Muttasıl Zamir / Muzafun İleyh (Onların). Mahallen mecrurdur.

6. Ve Lâ Evlâduhum (وَلَآ أَوْلَـٰدُهُم):
- Ve: Atıf Harfi (Ve / ne de).
- Lâ: Te’kid Lâ’sı (Ne de, hiçbir şekilde). “Len” edatının taşıdığı olumsuzluk anlamını pekiştirir.
- Evlâdu: Atfedilen İsim / Muzaf (Çocukları, evlatları). “Veled” kelimesinin çoğuludur. “Emvâl” kelimesine atfedildiği için damme ile merfudur.
- Hum: Muttasıl Zamir / Muzafun İleyh (Onların). Mahallen mecrurdur.

7. Minallâhi Şey’en (مِّنَ ٱللَّهِ شَيْـًۭٔا):
- Min: Harf-i Cer (Allah’tan / Allah’a karşı / Allah’ın azabından).
- Allâhi: Lafza-i Celal / Mecrur (Allah). Esre ile mecrurdur.
- Şey’en: Mef’ûlün Mutlak veya Mef’ûlün Bih (Hiçbir şey / en ufak bir fayda). Mahzuf (gizli) bir mastarın sıfatı olarak mef’ûl-i mutlaktır, fetha ile mansubdur.

8. Ve Ulâike (وَأُو۟لَـٰٓئِكَ):
- Ve: İsti’nâfiye Harfi (Ve / İşte onlar). Yeni bir cümleye başlangıç yapar.
- Ulâi: İşaret İsmi / Mübteda (Şunlar, işte onlar). İşaret ismi olup kesre üzere mebnidir, mahallen merfudur.
- Ke: Hitap Harfi (O). İrabda mahalli yoktur.

9. Hum Vakûdu’n-Nâr (هُمْ وَقُودُ ٱلنَّارِ):
- Hum: Zamîr-i Fasl veya İkinci Mübteda (Onlar / kendileri).
- Vakûdu: Haber / Muzaf (Yakıtı, tutuşturucusu). V-K-D kökündendir. Damme ile merfudur.
- En-Nâri: Muzafun İleyh (Ateşin / cehennemin). Esre ile mecrurdur. (İsim cümlesi komple “İnne”nin haberidir).


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Bu ayet, inkârcıların dünyadaki güç ve dayanaklarının ahiretteki mutlak çöküşünü tasvir eden çarpıcı edebi sanatlar barındırır:

1. “Len” Edatı ile Te’kid-i Nefy (Gelecekte Kesin Olumsuzluk):
* Açıklama: Ayette basit bir olumsuzluk edatı (lâ veya mâ) yerine, gelecekte kesinlikle olmayacağını bildiren “Len” edatı kullanılmıştır.
* Nükte: İnkârcıların dünyada en çok güvendiği iki unsur olan servet ve soyun, ahirette kendilerini kurtarma ihtimalinin gelecekte “kesinlikle ve ebediyen” imkansız olduğu sarsılmaz bir dille beyan edilmiştir.

2. Mal ve Evlat Sıralaması (Takdim-Tehir Sırrı):
* Açıklama: Ayette önce “mallar” (emvâl), ardından “evlatlar” (evlâd) zikredilmiştir.
* Nükte: İnsan dünyada bir musibet veya tehlikeyle karşılaştığında ilk olarak malını, servetini fidye vererek kendini kurtarmaya çalışır. Eğer serveti yetmezse, en yakınları ve çocukları olan insan gücüne sığınır. Ayet, insanın dünyadaki doğal kurtuluş arayışının psikolojik sırasını gözetmiş ve ahirette bu iki savunma hattının da sırasıyla tamamen çökeceğini göstermiştir.

3. “Şey’en” Kelimesindeki Nekrelik (Azaltma/Taklil):
* Açıklama: “Şey’en” kelimesi belirsiz (nekre) olarak getirilmiştir.
* Nükte: Buradaki belirsizlik, değersizlik ve en küçük miktarı (taklil) ifade etmek içindir. “Onlara büyük bir kurtuluş sağlayamayacağı gibi, en küçük, en önemsiz, sinek kanadı kadar dahi hiçbir hususta en ufak bir yarar sağlamayacaktır” anlamı pekiştirilmiştir.

4. Dehşet Verici Bir Teşbih-i Beliğ: “Ateşin Yakıtı” (وَقُودُ النَّارِ):
* Açıklama: İnkârcılar için “onlar cehenneme atılacaktır” veya “ateşte yanacaklardır” denmemiş; doğrudan bizzat “ateşin yakıtıdırlar” denmiştir.
* Nükte: Burada son derece sarsıcı bir teşbih-i beliğ vardır. Onlar sadece ateşte yanan odunlar değil; cehennem ateşinin kendilerinden beslendiği, o ateşi harlayan ve tutuşturan ana “yakıt” haline gelmişlerdir. Bu tasvir, onların inkardaki inatlarının ve ahiretteki çaresizliklerinin ulaştığı dehşet verici boyutu zihinlerde resmeder.

5. Zamîr-i Fasl ile Hasr (Sınırlama):
* İbare: أُولَئِكَ هُمْ (Ulâike hum)
* Açıklama: “Ulâike vakûdun-nâr” denmesi yeterliyken araya “Hum” zamiri eklenmiştir.
* Nükte: Bu kullanım hasr (sınırlama) ve te’kid bildirir. “Ateşin asıl yakıtı olmaya layık olanlar başkaları değil, ancak ve ancak o inkârlarında inat edenlerdir” manasıyla azabın onlara has kılındığını gösterir.


Özetle Allahu Teala bu ayette tüm çağların dünyaya ve güce tapan inkârcılarına şu uyarda bulunur:

“Dünyada kibirlenmenize vesile olan servetiniz (emvâl) ve arkanızı yasladığınız insan gücü, evlatlarınız (evlâd) ahirette Allah’ın huzurunda hiçbir işe yaramayacaktır. O gün geldiğinde, en küçük bir fayda (şey’en) bile bulamayacaksınız. Hatta dünyada sığındığınız o yapay güçler sizi kurtarmak bir yana, bizzat kendiniz o cehennem ateşini harlayan, onu besleyen ana yakıt (vakûd) haline geleceksiniz!”

3:11
كَدَأْبِ durumu gibi
ءَالِ ailesinin
فِرْعَوْنَ Fir'avn
وَٱلَّذِينَ ve o kimseler ki
مِن قَبْلِهِمْ ۚ onlardan öncekilerden olan
كَذَّبُوا۟ onlar da yalanladılar
بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizi
فَأَخَذَهُمُ onları yakaladı
ٱللَّهُ Allah
بِذُنُوبِهِمْ ۗ günahlarıyla
وَٱللَّهُ ve hal böyle iken Allah
شَدِيدُ çok şiddetli olandır
ٱلْعِقَابِ cezası
11

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
كَدَأْبِ ءَالِ فِرْعَوْنَ وَٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ ۚ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَـٰتِنَا فَأَخَذَهُمُ ٱللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ ۗ وَٱللَّهُ شَدِيدُ ٱلْعِقَابِ

Okunuşu:
Kedâ’bi âli fir’avne vellezîne min kablihim. Kezzebû bi âyâtinâ fe ehazehumullâhu bi zunûbihim. Vallâhu şedîdu’l-ıkâb.

Tam Vurgulu Meali:
“(İnkâr edenlerin durumu ve gidişatı), Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin tutumu / âdeti (gidişatı) gibidir. Onlar bizim âyetlerimizi yalanladılar; Allah da onları günahları sebebiyle (kıskıvrak) yakalayıverdi. Allah, cezası (ikabı) çok çetin olandır.”


2. İrab (Gramer) Tahlili

Ayetin kelime kelime ve ek ek gramer yapısı ile anlamları:

1. Ke Dâ’bi (كَدَأْبِ):
- Ke: Harf-i Cer (…gibi). Benzetme edatıdır.
- Dâ’bi: Mecrur İsim (Durumu, gidişatı, âdeti). Gizli (mahzuf) bir mübtedanın haberidir. (Baştaki gizli cümle: Onların durumu…)

2. Âli Fir’avne (ءَالِ فِرْعَوْنَ):
- Âli: Muzafun İleyh / Tamlayan (Ailesi, hanedanı, avanesi). “Dâ’bi” kelimesinin tamlamasıdır.
- Fir’avne: Muzafun İleyh (Firavun’un). Yabancı (gayr-ı munsarif) özel isim olduğu için esre alamaz, üstün (fetha) ile mecrurdur.

3. Ve’l-lezîne Min Kablihim (وَٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ):
- Ve: Atıf Harfi (Ve).
- Ellezîne: İsm-i Mevsul / İlgi Zamiri (O kimseler ki / …-anlar).
- Min: Harf-i Cer (-den, -dan).
- Kabli: Mecrur İsim / Zarf (Önce).
- Him: Muttasıl Zamir (Onlar). (Hepsi birlikte: Onlardan öncekiler)

4. Kezzebû (كَذَّبُوا۟):
- Kezzebû: Fiil-i Mazi (Yalanladılar). Tef’il babındandır.
- Vav: Muttasıl Zamir / Fail (Onlar / Özne).

5. Bi Âyâtinâ (بِـَٔايَـٰتِنَا):
- Bi: Harf-i Cer (-i, -e). Burada fiili nesneye bağlayan edattır.
- Âyâti: Mecrur isim (Ayetler).
- Nâ: Muttasıl Zamir / Muzafun İleyh (Bizim). (Hepsi birlikte: Ayetlerimizi)

6. Fe Ehazehumullâhu (فَأَخَذَهُمُ ٱللَّهُ):
- Fe: Atıf Harfi / Takibiye (Bunun üzerine, hemen ardından).
- Ahaza: Fiil-i Mazi (Yakaladı, cezalandırdı).
- Humu (Hum): Muttasıl zamir / Mef’ûl-ü Bih (Onları / Nesne).
- Allâhu: Lafza-i Celâl / Fail (Allah / Özne).

7. Bi Zunûbihim (بِذُنُوبِهِمْ):
- Bi: Harf-i Cer (Sebebiyle, yüzünden). Sebep bildirir.
- Zunûbi: Mecrur isim (Günahlar). “Zenb” kelimesinin çoğuludur.
- Him: Muttasıl Zamir / Muzafun İleyh (Onların). (Hepsi birlikte: Günahları sebebiyle)

8. Vallâhu (وَٱللَّهُ):
- Ve: İsti’nâfiye veya Hal harfi (Ve, hal böyleyken). Yeni cümleye başlar.
- Allâhu: Mübteda (Allah / Özne).

9. Şedîdu’l-İkâb (شَدِيدُ ٱلْعِقَابِ):
- Şedîdu: Haber / Yüklem (Şiddetli olan, çetin olandır). Sıfat-ı Müşebbehe.
- El-İkâb: Muzafun İleyh (Ceza, azap). (Hepsi birlikte: Cezası çok çetin olandır)


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Bu ayet, tarihsel bir hakikati muazzam bir edebi dille günümüze bağlar:

1. Teşbih ve Kelime Seçimi: “Dâ’b” (دَأْبِ):
* Açıklama: Ayet, inanmayanların durumunu sıradan bir kelimeyle (örneğin amel veya fiil ile) değil, “Da’b” kelimesiyle benzetmiştir.
* Nükte: “Da’b”, bir şeyi yorulmadan, bıkmadan, inatla ve sürekli yapmak, bunu bir karakter/âdet haline getirmek demektir. Allah burada, kâfirlerin sadece bir anlık hataya düşmediklerini; küfrü, düşmanlığı ve yalanlamayı adeta bir meslek, bir yaşam tarzı ve “kronik bir hastalık” haline getirdiklerini vurgulamaktadır.

2. Firavun Yerine “Âl-i Firavun” (ءَالِ فِرْعَوْنَ) Denilmesi:
* Açıklama: Ayet “Firavun’un âdeti” değil, “Firavun hanedanının / avanesinin âdeti” der.
* Nükte: Zulüm ve sistemli inkar tek kişilik bir iş değildir. Firavun’u Firavun yapan, ona boyun eğen, şakşakçılık yapan ve sistemini besleyen “Âl”i (yakın çevresi, yönetici tayfası, destekçileri) dir. Suç ortak işlendiği için tarihsel sorumluluk sadece lidere değil, tüm topluluğa yüklenmiştir.

3. “Fa” (فَ) Harfinin Sırrı (Takibiye):
* İbare: فَأَخَذَهُمُ (Fe ahazahum)
* Açıklama: Ayette “sonra onları yakaladı” anlamında sümme (ثُمَّ) denmemiş, “hemen yakaladı” anlamında Fe edatı kullanılmıştır.
* Nükte: Allah’ın ayetlerini bile bile yalanlamanın ardından gelen azabın ve helakin ne kadar kesin ve ani olduğuna işaret eder. Küfrün bardağı taşırdığı anda ilahi tokat beklemeden, ansızın inmiştir.

4. “Ehaze” (أَخَذَ) Kelimesinin Dehşeti:
* Açıklama: Allah, “onlara azap ettik” (azzebehüm) yerine, “onları yakaladı” (ahazahüm) buyurmuştur.
* Nükte: “Ahz”, birini kıskıvrak, kaçmasına ve savunma yapmasına hiçbir fırsat vermeden aniden derdest etmek demektir. Firavun ordusu denizde, diğer kavimler afetlerde çaresizce, böcekler gibi kıskıvrak yakalanmışlardır. İnsan gücünün ilahi kudret karşısındaki çaresizliği resmedilmiştir.

5. İlahi Adalet: “Bi” (بِ) Harfi:
* İbare: بِذُنُوبِهِمْ (Bi-zunûbihim - Günahları sebebiyle)
* Açıklama: Buradaki “Bi” harfi sebebiyye (neden) bildirir.
* Nükte: Allah kimseye zulmetmez. Başlarına gelen bu korkunç sonun tek müsebbibi, kendi kazandıkları günahlardır. Ceza ile suç arasında tam bir adalet dengesi vardır.

6. İsim Cümlesinin Kalıcılığı (Sünnetullah):
* İbare: وَاللَّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ (Vallâhu şedîdu’l-ıkâb)
* Açıklama: Ayet fiil cümlesi ile başlar (Kezzebû/Yalanladılar, Ahaza/Yakaladı), ancak kapanışı bir isim cümlesiyle yapar.
* Nükte: Arapçada isim cümlesi “süreklilik, değişmezlik ve kalıcılık” bildirir. Yani Allah’ın ayetleriyle savaşanları çetin bir cezaya çarptırması, geçmişte yaşanıp bitmiş tarihsel bir olay değil; kıyamete kadar geçerli, asla değişmeyen bir ilahi kanundur (Sünnetullah).


Özetle Allah bu ayette tüm çağların inkarcılarına şu mesajı verir:

“Sizin İslam’a ve hakikate karşı gösterdiğiniz bu inatçı düşmanlık (Da’b) yeni bir şey değildir; bu Firavun ve benzeri insanların değişmez huyudur. Onlar kendi güçlerine güvenerek hakikati yalanladılar ancak kendi günahları sebebiyle onlara öyle bir ilahi tokat vurduk ki, kıskıvrak (Ahz) yakalandılar. Gücünüze güvenmeyin, zira Allah’ın cezalandırma sistemi geçici değil, kalıcıdır ve O’nun yakalaması çok çetindir!”

3:12
قُل söyle
لِّلَّذِينَ o kimselere ki
كَفَرُوا۟ inkar ediyorlar
سَتُغْلَبُونَ çok yakın bir zamanda yenileceksiniz
وَتُحْشَرُونَ ve sürüleceksiniz
إِلَىٰ جَهَنَّمَ ۚ cehenneme
وَبِئْسَ (orası) ne kötü
ٱلْمِهَادُ bir döşektir
12

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
قُل لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ إِلَىٰ جَهَنَّمَ ۚ وَبِئْسَ ٱلْمِهَادُ

Okunuşu:
Kul lillezîne keferû setuğlebûne ve tuhşerûne ilâ cehennem, ve bi’se’l-mihâd.

Tam Vurgulu Meali:
“İnkâr edenlere de ki: ‘Çok Yakında yenileceksiniz ve (toplanıp) cehenneme sürükleneceksiniz. Orası ne kötü bir kalma yeri / döşektir!’”


2. İrab (Gramer) Tahlili

Ayetin kelime kelime ve ek ek gramer yapısı ile anlamları:

1. Kul (قُل):
- Kul: Emir Fiili (De ki). K-V-L (Kâle) kökündendir. Sükun üzere mebnidir. Faili tahtında müstetir (gizli) “Ente” (Sen) zamiridir.

2. Li’l-lezîne (لِّلَّذِينَ):
- Li: Harf-i Cer (-e, -a / o kimselere).
- El-lezîne: İsm-i Mevsul (O kimseler ki). Mahallen mecrurdur. Car-mecrur ilişkisi “Kul” fiiline müteallıktır.

3. Keferû (كَفَرُوا):
- Keferû: Fiil-i Mazi (İnkâr ettiler, örttüler). K-F-R kökündendir. “El-lezîne” ism-i mevsulünün sıla cümlesidir, irabdan mahalli yoktur.
- Vav: Muttasıl Zamir / Fail (Onlar / Özne).

4. Setuğlebûne (سَتُغْلَبُونَ):
- Se: İstikbal (Gelecek Zaman) Edatı (Yakında / -ecek, -acak). Yakın gelecek bildirir.
- Tuğlebûne: Meçhul Muzari Fiil (Yenileceksiniz). G-L-B (Galebe) kökündendir. Nunun subûtu ile merfudur (beş fiilden biridir).
- Vav: Muttasıl Zamir / Naib-i Fail (Siz / Sözde Özne). (Bu cümle “Kul” fiilinin mef’ûlü / makûl-ü kavli olup mahallen mansubdur).

5. Ve Tuhşerûne (وَتُحْشَرُونَ):
- Ve: Atıf Harfi (Ve).
- Tuhşerûne: Meçhul Muzari Fiil (Toplanıp sürükleneceksiniz, haşredileceksiniz). H-Ş-R kökündendir. Nunun subûtu ile merfudur.
- Vav: Muttasıl Zamir / Naib-i Fail (Siz / Sözde Özne).

6. İlâ Cehenneme (إِلَىٰ جَهَنَّمَ):
- İlâ: Harf-i Cer (-e, -a / doğru).
- Cehenneme: Mecrur İsim (Cehenneme). Gayr-ı munsarif (yabancı ve özel isim) olduğu için esre yerine fetha ile mecrurdur.

7. Ve Bi’se (وَبِئْسَ):
- Ve: İsti’nâfiye Harfi (Ve / ne de). Yeni bir cümleye başlangıç yapar.
- Bi’se: Zem (Yergi/Kötüleme) Fiili (Ne kötüdür, ne fena bir yerdir). Camid (çekimsiz) mazi fiildir, fetha üzere mebnidir.

8. El-Mihâdu (ٱلْمِهَادُ):
- El-Mihâdu: Fail (Döşek, yatak, kalma yeri). M-H-D kökündendir. “Bi’se” fiilinin faili olup damme ile merfudur. (Kötülenen asıl unsur olan “cehennem” kelimesi cümlede hazfedilmiştir).


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Bu ayet, inkârcıların dünyadaki kaçınılmaz mağlubiyetlerini ve ahiretteki feci sonlarını son derece kararlı ve sarsıcı bir edebi üslupla ilan eder:

1. “Sîn” (س) Harfi ile Yakın Gelecek Müjdesi (İstikbal Sırrı):
* Açıklama: Gelecek zaman bildiren ve daha uzak bir geleceği kapsayan “Sevfe” (سَوْفَ) yerine, daha yakın ve kesin bir zaman ifade eden “Sîn” (س) edatı tercih edilmiştir.
* Nükte: İnkârcıların uğrayacağı mağlubiyetin çok uzak olmadığını, dünya hayatı ölçeğinde çok yakın bir zamanda (Tarihsel olarak Bedir Gazvesi ile gerçekleştiği üzere) kesinlikle ve süratle vuku bulacağını müjdeleyerek inananların kalbine güven, inkârcıların kalbine ise korku salar.

2. Meçhul Sîga (Edilgen Kalıp) Tercihindeki İcaz:
* Açıklama: Fiiller “Müslümanlar sizi yenecek ve melekler sizi cehenneme sürecek” şeklinde etken değil; “Setuğlebûne” (Yenileceksiniz) ve “Tuhşerûne” (Haşredileceksiniz) şeklinde meçhul (edilgen) kalıpta getirilmiştir.
* Nükte: Burada asıl önemli olan, bu eylemleri kimin yapacağı (fail) değil; inkârcıların kaçınamayacağı o kesin, ezici mağlubiyet ve zillet dolu akıbettir. Failin gizlenmesiyle, odak noktası tamamen onların çaresizliği üzerine yoğunlaştırılmıştır.

3. Tehekküm (Alay/İroni) ve Tezat Sanatı: “el-Mihâd” (Yatak/Döşek):
* Açıklama: Cehennem gibi korkunç bir azap yeri için, normal şartlarda insanın rahatlamasını, dinlenmesini ve huzur bulmasını sağlayan beşik, yatak ve döşek anlamına gelen “el-Mihâd” kelimesi seçilmiştir.
* Nükte: Burada son derece ince bir tehekküm (alay ve tariz) sanatı vardır. Dünyadaki kibir yataklarında rahatça uyuyan inkârcılara, ahiretteki “yataklarının” onları her taraftan saracak olan cehennem ateşi olduğu hatırlatılmaktadır. Bu zıtlık, azabın psikolojik dehşetini katbekat artırır.

4. Zem (Yergi) Kalıbı ile Kesin Hüküm:
* İbare: وَبِئْسَ الْمِهَادُ (Ve bi’se’l-mihâd)
* Açıklama: Ayet, mutlak bir yergi ifade eden camid mazi fiil “Bi’se” ile sonlandırılmıştır.
* Nükte: Cehennemin kalma yeri olarak fenalığının ve oradaki yerleşim durumunun kötülüğünün tartışılamaz, kesin bir hakikat olduğunu tescillemek için bu kesin hüküm kalbı seçilmiştir.


Özetle Allahu Teala bu ayette tüm çağların hakikate meydan okuyan inkârcılarına şu mesajı verir:

“Müslümanların zayıf göründüğüne aldanıp kibirlenmeyin. De ki o inkârcılara: Güvendiğiniz ordularınız, servetiniz ve ittifaklarınız çok yakında yerle bir olacak, yenileceksiniz (setuğlebûne). Bu dünyevi hezimetin ardından ise gerçek cezanız başlayacak; her taraftan kuşatılarak cehenneme sürükleneceksiniz. Dünyadaki saraylarınızdan sonra sığınacağınız o yeni döşeğiniz (mihâd) cehennemdir; o ne kötü, ne feci bir yataktır!”

3:13
قَدْ muhakak
كَانَ vardır
لَكُمْ sizin için
ءَايَةٌۭ bir ibret
فِى فِئَتَيْنِ şu iki toplulukta
ٱلْتَقَتَا ۖ karşılaşan
فِئَةٌۭ bir topluluk
تُقَـٰتِلُ çarpışıyordu
فِى سَبِيلِ yolunda
ٱللَّهِ Allah
وَأُخْرَىٰ öteki de
كَافِرَةٌۭ inkarcı olan kafirdi
يَرَوْنَهُم onları görüyorlardı
مِّثْلَيْهِمْ kendilerinin iki katı
رَأْىَ görüşüyle
ٱلْعَيْنِ ۚ gözlerinin
وَٱللَّهُ Allah
يُؤَيِّدُ destekler
بِنَصْرِهِۦ yardımıyle
مَن kimseyi
يَشَآءُ ۗ dilediği
إِنَّ elbette
فِى ذَٰلِكَ bunda
لَعِبْرَةًۭ bir ibret vardır
لِّأُو۟لِى olanlar için
ٱلْأَبْصَـٰرِ gözleri
13

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
قَدْ كَانَ لَكُمْ ءَايَةٌۭ فِى فِئَتَيْنِ ٱلْتَقَتَا ۖ فِئَةٌۭ تُقَـٰتِلُ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ وَأُخْرَىٰ كَافِرَةٌۭ يَرَوْنَهُم مِّثْلَيْهِمْ رَأْىَ ٱلْعَيْنِ ۚ وَٱللَّهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِۦ مَن يَشَآءُ ۗ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَعِبْرَةًۭ لِّأُو۟لِى ٱلْأَبْصَـٰرِ

Okunuşu:
Kad kâne lekum âyetun fî fieteyni’ltekata. Fietun tukâtilu fî sebîlillâhi ve uhrâ kâfiratun yeravnehum misleyhim ra’ye’l-‘ayn. Vallâhu yueyyidu bi nasrihî men yeşâ’. İnne fî zâlike le ‘ibraten li ulî’l-ebsâr.

Tam Vurgulu Meali:
“Karşı karşıya gelen (savaşan) iki toplulukta sizin için şüphesiz büyük bir ibret (ve delil) vardır: (Bunlardan) bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu, diğeri ise inkârcıydı. (İnkârcılar, müminleri) kendi gözleriyle kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret vardır.”


2. İrab (Gramer) Tahlili

Ayetin kelime kelime ve ek ek gramer yapısı ile anlamları:

1. Kad Kâne Lekum (قَدْ كَانَ لَكُمْ):
- Kad: Tahkik (Kesinlik) Edatı (Şüphesiz, muhakkak). Mazi fiilden önce geldiği için pekiştirme ifade eder.
- Kâne: Nakıs Mazi Fiil (İdi, oldu, vardır). İsmini ref, haberini nasb eder.
- Lekum (Li-kum): Car-Mecrur / Kâne’nin Mukaddem (Öne geçmiş) Haberi (Sizin için / sizde). Mahallen mansubdur.

2. Âyetun (ءَايَةٌۭ):
- Âyetun: Kâne’nin Muahhar (Sona kalmış) İsmi (Büyük bir ayet, açık bir delil, ibret). E-Y-E kökündendir, damme ile merfudur.

3. Fî Fieteyni’l-tekata (فِى فِئَتَيْنِ ٱلْتَقَتَا):
- Fî: Harf-i Cer (İçinde / …-da, -de).
- Fieteyni: Mecrur İsim (İki toplulukta, iki grupta). F-E-Y kökündendir. Tesniye (ikil) olduğu için cer alameti “ya” (ي) harfidir.
- İltekata: Mazi Fiil (Karşı karşıya geldi, karşılaştı). L-K-Y kökünden iftiâl babıdır. Sonundaki “Elif” bitişik zamir olup faildir (Özne). (Bu sıla benzeri cümle “fieteyni” kelimesinin sıfatı konumundadır).

4. Fietun Tukâtilu fî Sebîlillâh (فِئَةٌۭ تُقَـٰتِلُ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ):
- Fietun: Mübteda / Mahzuf (gizli) bir mübtedanın haberi (Bir grup, bir topluluk). Takdiri “İhdâhumâ fietun” (Onlardan biri bir topluluktur) şeklindedir. Damme ile merfudur.
- Tukâtilu: Muzari Fiil (Savaşıyor). K-T-L kökünden mufâale babıdır. Faili tahtında müstetir “Hiyye” (O) zamiridir.
- Fî Sebîlillâh: Car-Mecrur ve Muzafun İleyh (Allah yolunda).

5. Ve Uhrâ Kâfiratun (وَأُخْرَىٰ كَافِرَةٌۭ):
- Ve: Atıf Harfi (Ve / diğeri ise).
- Uhrâ: Atfedilen İsim (Diğeri, başka bir grup). “Fietun” kelimesine atfedildiği için merfudur. Elif-i maksure üzerinde takdiri damme ile merfudur.
- Kâfiratun: Sıfat (İnkârcı olan, kâfir). “Uhrâ” kelimesinin sıfatı olup damme ile merfudur.

6. Yeravnehum Misleyhim Ra’ye’l-‘Ayni (يَرَوْنَهُم مِّثْلَيْهِمْ رَأْىَ ٱلْعَيْنِ):
- Yeravne: Muzari Fiil (Onları görüyorlardı). R-E-Y kökündendir. Faili sondaki “vav” zamiridir.
- Hum: Muttasıl Zamir / Mef’ûlün Bih (Onları / Nesne). Mahallen mansubdur.
- Misleyhim (Misley-him): Hal veya İkinci Mef’ul / Muzaf (Kendilerinin iki katı). Tesniye olduğu için nasb alameti “ya” (ي) harfidir. “Him” muzafun ileyhtir.
- Ra’ye’l-‘Ayni: Mef’ûlün Mutlak ve Muzafun İleyh (Göz görüşüyle, apaçık kendi gözleriyle). Fiilin anlamını pekiştiren mastardır.

7. Vallâhu Yueyyidu Bi-Nasrihî Men Yeşâ’ (وَٱللَّهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِۦ مَن يَشَآءُ):
- Ve: İsti’nâfiye Harfi (Ve / Oysa).
- Allâhu: Mübteda (Allah). Damme ile merfudur.
- Yueyyidu: Muzari Fiil / Haber (Destekler, teyid eder). E-Y-D kökünden tef’il babıdır. Faili gizli “Huve” zamiridir. (Fiil cümlesi “Allâhu” mübtedasının haberidir).
- Bi-Nasrihî: Car-Mecrur ve Muzafun İleyh (Yardımıyla, desteğiyle).
- Men Yeşâ’: Mef’ûlün Bih ve Sıla Cümlesi (Dilediği kimseyi). “Men” ism-i mevsuldür, “Yeşâ’” (Diler) ise sıla cümlesidir.

8. İnne Fî Zâlike Le-‘İbraten (إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَعِبْرَةًۭ):
- İnne: Te’kid Harfi (Şüphesiz, muhakkak).
- Fî Zâlike: Car-Mecrur / İnne’nin Mukaddem Haberi (Bunda, şu anlatılanda). Mahallen merfudur.
- Le: Lâm-ı Müzahlaka / Te’kid Lam’ı (Muhakkak, kesinlikle). Vurguyu pekiştirir.
- ‘İbraten: İnne’nin Muahhar İsmi (Büyük bir ibret, ders). Fetha ile mansubdur.

9. Li-Ulî’l-Ebsâri (لِّأُو۟لِى ٱلْأَبْصَـٰرِ):
- Li: Harf-i Cer (İçin / …sahiplerine).
- Ulî: Mecrur İsim / Muzaf (Sahipleri). Harf-i cerden dolayı cer alameti “ya” (ي) harfidir.
- El-Ebsâri: Muzafun İleyh (Basiretler, gözler, gönül gözleri). “Basar” kelimesinin çoğuludur. Esre ile mecrurdur.


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Bu ayet, Bedir Savaşı’ndaki somut tarihi bir olayı akla, mantığa ve kalbe hitap eden güçlü edebi tasvirlerle sunar:

1. Katmerli Te’kid Zinciri ile İkna:
* Açıklama: Ayet geçmişe yönelik kesinlik bildiren “Kad” (قَدْ) ile başlamış, kapanışta ise şüpheyi tamamen gideren “İnne” (إِنَّ) ve pekiştirici “Lâm” (لَ) edatı (Le-ibraten) kullanılmıştır.
* Nükte: Sayıca ve teçhizatça çok zayıf olan Müslüman ordusunun, kendilerinden üç kat güçlü olan müşrik ordusuna karşı kazandığı muazzam zaferin sıradan bir tesadüf olmadığını, aksine tamamen ilahi bir takdir olduğunu sarsılmaz bir kesinlikle zihinlere kazımak için bu güçlü te’kid zinciri tercih edilmiştir.

2. Mukabele (Karşıtlık) ve Hazf Yoluyla İcaz:
* İbare: فِئَةٌ تُقَاتِلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَأُخْرَىٰ كَافِرَةٌ
* Açıklama: “Bir grup Allah yolunda savaşıyordu” ifadesine karşılık tam simetrik olarak “Diğer grup ise şeytan/batıl yolunda savaşıyordu” denmesi beklenirken, sadece “Diğeri ise inkârcıydı (kâfire)” denmiştir.
* Nükte: Burada edebi bir nezaket ve icaz (özlülük) vardır. Müminlerin “Allah yolunda savaşmak” gibi şerefli eylemi açıkça zikredilip onurlandırılırken, kâfirlerin eyleminin anılmaya değer olmadığı ihsas edilmiştir. Sadece “kâfire” denilerek, küfürlerinin zaten onları batıl yolda savaşmaya sevk ettiği anlamı zihne bırakılmıştır.

3. “Ra’ye’l-‘Ayn” (Göz Görüşüyle) ile Te’kid-i Lafzî:
* İbare: رَأْيَ الْعَيْنِ (Ra’ye’l-ayn)
* Açıklama: “Onları kendilerinin iki katı görüyorlardı” ifadesinin hemen ardından, “apaçık kendi gözleriyle” anlamına gelen “Ra’ye’l-‘ayn” mastarı getirilmiştir.
* Nükte: Bu pekiştirme, savaş meydanında yaşanan bu görüş olayının (kâfirlerin Müslümanları kalabalık görüp korkması veya tam tersi) hayali bir yanılsama, bir rüya veya psikolojik bir vehim olmadığını; bilakis fiziksel olarak, uyanıkken ve apaçık bir gözle gözlemlenen somut bir mucize olduğunu teyit eder.

4. İstiare ve Mecaz: “el-Ebsâr” (Gözler/Basiretler):
* Açıklama: Yaşanan bu olaylardan ders çıkaracak kimseler için sadece “insanlar” denmemiş, “Ulî’l-ebsâr” (Göz ve basiret sahipleri) denmiştir.
* Nükte: Burada “baş gözü” anlamına gelen “basar” kelimesi, “gönül gözü” (basiret) anlamında mecazen kullanılmıştır. Hakiki ibretin sadece gözüyle bakıp geçenler tarafından değil, olayların arkasındaki ilahi eli ve kader planını görebilen derin kavrayış sahipleri tarafından alınabileceğini ifade eder.


Özetle Allahu Teala bu ayette Bedir’in tarihi dersini tüm nesillere şu şekilde aktarır:

“Gücünüze, sayısal üstünlüğünüze veya dünyevi imkanlarınıza güvenip kibirlenmeyin. Savaş meydanında karşı karşıya gelen o iki toplulukta (Bedir’de) sizin için şüphe götürmez bir delil (âyet) vardır. Bir tarafta az sayıdaki iman ordusu, diğer tarafta ise her yönüyle donanımlı küfür ordusu vardı. Ancak Allah dilediğinde, düşmanın gözündeki görme algısını bile değiştirir ve azı çok, çoğul olanı ise çaresiz kılar. Allah dilediğini yardımıyla destekler; yeter ki siz o olaylara sadece baş gözünüzle değil, kalp gözünüzle (basiret) bakmayı bilin!”

3:14
زُيِّنَ süslü (cazip) gösterildi
لِلنَّاسِ insanlara
حُبُّ aşırı düşkünlük
ٱلشَّهَوَٰتِ nefsin istediği şeylere
مِنَ ٱلنِّسَآءِ kadınlardan
وَٱلْبَنِينَ ve oğullardan
وَٱلْقَنَـٰطِيرِ ve kantarlarca
ٱلْمُقَنطَرَةِ yığılmış
مِنَ ٱلذَّهَبِ altından
وَٱلْفِضَّةِ ve gümüşten
وَٱلْخَيْلِ ve atlardan
ٱلْمُسَوَّمَةِ serbest gezen, salıverilmiş, soylu
وَٱلْأَنْعَـٰمِ ve davarlardan
وَٱلْحَرْثِ ۗ ve ekinlerden olan şeyler
ذَٰلِكَ bunlar (sadece)
مَتَـٰعُ geçimidir
ٱلْحَيَوٰةِ hayatının
ٱلدُّنْيَا ۖ dünya
وَٱللَّهُ Halbuki Allah'ın
عِندَهُۥ onun yanındadır(katındadır)
حُسْنُ en güzel olan
ٱلْمَـَٔابِ varılacak yer
14

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ ٱلشَّهَوَٰتِ مِنَ ٱلنِّسَآءِ وَٱلْبَنِينَ وَٱلْقَنَـٰطِيرِ ٱلْمُقَنطَرَةِ مِنَ ٱلذَّهَبِ وَٱلْفِضَّةِ وَٱلْخَيْلِ ٱلْمُسَوَّمَةِ وَٱلْأَنْعَـٰمِ وَٱلْحَرْثِ ۗ ذَٰلِكَ مَتَـٰعُ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا ۖ وَٱللَّهُ عِندَهُۥ حُسْنُ ٱلْمَـَٔابِ

Okunuşu:
Zuyyine lin-nâsi hubbu’ş-şehevâti mine’n-nisâi ve’l-benîne ve’l-kanâtîri’l-mukantarati mine’z-zehebi ve’l-fiddati ve’l-hayli’l-musavvemeti ve’l-en’âmi ve’l-hars. Zâlike metâu’l-hayâti’d-dun-yâ. Vallâhu indehû husnu’l-meâb.

Tam Vurgulu Meali:
“Kadınlar, oğullar, kantar kantar (yığınlarla) biriktirilmiş altın ve gümüşler, salıverilmiş (nişanlı/soylu) atlar, davarlar (evcil hayvanlar) ve ekinler gibi nefsin arzuladığı şeyler insanlara süslü/cazip gösterildi. İşte bunlar dünya hayatının geçici menfaatidir. Oysa varılacak en güzel yer, Allah katındadır.”


2. İrab (Gramer) Tahlili

Ayetin kelime kelime ve ek ek gramer yapısı ile anlamları:

1. Zuyyine Lin-nâsi (زُيِّنَ لِلنَّاسِ):
- Zuyyine: Meçhul Mazi Fiil (Süslü gösterildi, cazip kılındı). Z-Y-N kökündendir, fetha üzere mebnidir.
- Lin-nâsi (Li-ennâs): Car-Mecrur (İnsanlara / insan için). “Zuyyine” fiiline müteallıktır.

2. Hubbu’ş-Şehevâti (حُبُّ ٱلشَّهَوَٰتِ):
- Hubbu: Naib-i Fail / Muzaf (Sevgisi, aşırı tutkusu). H-B-B kökündendir. Meçhul fiilin sözde öznesidir, damme ile merfudur.
- Eş-Şehevâti: Muzafun İleyh (Arzulanan şeyler, nefsin çektiği şeyler). “Şehvet” kelimesinin çoğuludur, esre ile mecrurdur.

3. Mine’n-Nisâi ve’l-Benîne (مِنَ ٱلنِّسَآءِ وَٱلْبَنِينَ):
- Mine’n-Nisâi: Car-Mecrur (Kadınlardan). “Şehevât” kelimesini açıklayan beyan edatıdır.
- Ve’l-Benîne: Atıf Harfi ve Atfedilen İsim (Ve oğullardan / erkek çocuklardan). “Benîn” kelimesi cemi müzekker salime mülhak olduğu için mecrurluk alameti “ya” (ي) harfidir.

4. Ve’l-Kanâtîri’l-Mukantarati (وَٱلْقَنَـٰطِيرِ ٱلْمُقَنطَرَةِ):
- Ve’l-Kanâtîri: Atfedilen İsim (Ve kantar kantar yığınlardan / yüklerden). “Kıntar” kelimesinin çoğuludur, esre ile mecrurdur.
- El-Mukantarati: Sıfat (Yığılmış, biriktirilmiş). “Kanâtîr” kelimesinin sıfatıdır. Esre ile mecrurdur.

5. Mine’z-Zehebi ve’l-Fiddati (مِنَ ٱلذَّهَبِ وَٱلْفِضَّةِ):
- Mine’z-Zehebi: Car-Mecrur (Altından).
- Ve’l-Fiddati: Atıf Harfi ve Atfedilen İsim (Ve gümüşten). Esre ile mecrurdur.

6. Ve’l-Hayli’l-Musavvemeti (وَٱلْخَيْلِ ٱلْمُسَوَّمَةِ):
- Ve’l-Hayli: Atfedilen İsim (Ve atlardan). Esre ile mecrurdur.
- El-Musavvemeti: Sıfat (Salıverilmiş, nişanlanmış, seçkin soylu). “Hayl” kelimesinin sıfatı olup esre ile mecrurdur.

7. Ve’l-En’âmi ve’l-Harsi (وَٱلْأَنْعَـٰمِ وَٱلْحَرْثِ):
- Ve’l-En’âmi: Atfedilen İsim (Ve davarlardan / evcil hayvanlardan). “Ne’am” kelimesinin çoğuludur, esre ile mecrurdur.
- Ve’l-Harsi: Atfedilen İsim (Ve ekinden / toprağı işlemekten). Esre ile mecrurdur.

8. Zâlike Metâu’l-Hayâti’d-Dunyâ (ذَٰلِكَ مَتَـٰعُ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا):
- Zâlike: İşaret İsmi / Mübteda (İşte bunlar, şu sayılanlar). Mahallen merfudur.
- Metâu: Haber / Muzaf (Geçimi, faydalanılacak azığı). Damme ile merfudur.
- El-Hayâti: Muzafun İleyh (Hayatın). Esre ile mecrurdur.
- Ed-Dunyâ: Sıfat (Dünya / yakın olan). “Hayât” kelimesinin sıfatıdır. Elif-i maksure üzerinde takdiri kesre ile mecrurdur.

9. Vallâhu İndehû Husnu’l-Meâbi (وَٱللَّهُ عِندَهُۥ حُسْنُ ٱلْمَـَٔابِ):
- Ve: İsti’nâfiye Harfi (Ve / Oysa).
- Allâhu: Birinci Mübteda (Allah). Damme ile merfudur.
- İndehû (İnde-hû): Zarf ve Muzafun İleyh / İkinci Mübtedanın Mukaddem Haberi (O’nun katında, O’nun yanındadır). “Hû” zamiri mahallen mecrurdur.
- Husnu: İkinci Mübteda / Muzaf (En güzel olanı). Damme ile merfudur. (İndehû husnu isim cümlesi komple “Allâhu” mübtedasının haberidir).
- El-Meâbi: Muzafun İleyh (Dönülecek yer, varılacak sığınak). Esre ile mecrurdur.


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Bu ayet, insan psikolojisinin zaaflarını ve dünyaya bağlanma sebeplerini harikulade bir sıralama ve edebi tasvirle gözler önüne serer:

1. Meçhul Kalıp ile İbham (Süsleyenin Gizlenmesi Sırrı):
* Açıklama: Ayet “Süsledi” (Zeyyene) şeklinde etken değil, “Zuyyine” (Süslü gösterildi) şeklinde edilgen fiille başlamıştır.
* Nükte: Dünyayı süsleyenin kim olduğu açıkça belirtilmemiştir. Çünkü bu eylem iki yönlüdür: Yaratılış kanunu ve imtihan gereği fıtrata bu meyili yerleştiren Allah’tır; ancak insanı bu süse aldatıp harama sevk eden ve vesvese veren ise şeytandır. Failin gizlenmesiyle her iki yönün de varlığına zarif bir işaret yapılmıştır.

2. Psikolojik Sıralama ve Fıtrat Haritası:
* Açıklama: İnsanoğlunun dünyaya bağlanmasına sebep olan dünyevi arzular en güçlüsünden başlayarak sırayla sayılmıştır: Kadınlar, evlatlar, altın-gümüş, soylu atlar, hayvanlar ve ekinler.
* Nükte: Erkek fıtratı için dünyadaki en büyük imtihan ve çekim merkezi olan “kadınlar” ilk sıraya konmuştur. Onu, gücü ve nesli temsil eden “evlatlar” takip eder. Ardından zenginlik sembolü olan “altın ve gümüş”, sonra lüks taşıtı temsil eden “seçkin atlar”, daha sonra geçim kaynağı olan “hayvanlar” ve en son tarımla uğraşanlar için “ekinler” sayılmıştır. Bu kusursuz sıralama, insan psikolojisinin öncelik haritasını çizer.

3. İştikak Cinası ve Mübalağa: “el-Kanâtîri’l-Mukantara”:
* İbare: الْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ (el-Kanâtîri’l-mukantarati)
* Açıklama: Aynı kökten türemiş iki kelime (kantar kantar yığılmış yükler) yan yana kullanılmıştır.
* Nükte: Sadece altın ve gümüş değil, onların akıl almaz miktarda, yığınlar halinde biriktirilme arzusuna vurgu yapılmıştır. İnsandaki istifleme ve aşırı mülkiyet hırsı bu tekrarlı kalıpla mübalağalı bir şekilde tasvir edilmiştir.

4. Tahkir (Hakir Görme) ve Tezat:
* İbare: ذَٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا
* Açıklama: Tüm bu ihtişamlı ve cazip sayılan dünya nimetleri için sadece “geçici bir yararlanma azığı” anlamına gelen “Metâ’” kelimesi kullanılmış ve ardından gelen ahiret güzelliğiyle karşılaştırılmıştır.
* Nükte: “Metâ”, yolcunun yanına aldığı ve kısa sürede tükenen basit azık demektir. Dünyanın en büyük zenginliklerinin bile ahiret lütfu yanında ne kadar geçici, sönük ve değersiz olduğunu anlatmak için bu kelime seçilmiş ve ardından gelen “güzel dönüş yeri” (Husnu’l-meâb) ile tezat oluşturulmuştur.


Özetle Allahu Teala bu ayette insanın dünya hayatı ile imtihanını şu şekilde açıklar:

“Dünya hayatında nefsinizin aşırı arzuladığı kadınlar, evlatlar, yığın yığın altınlar, lüks binekler ve araziler size fıtratınız gereği cazip gösterildi. Ancak unutmayın ki, tüm bu sayılan muazzam dünyalıklar, en nihayetinde bir yolcunun çabucak tükenen geçici azığından (metâ’) ibarettir. Gerçek mutluluk ve ebedi güzellikler ise bunların çok ötesinde, yalnızca Allah katındaki o en güzel varış yerindedir (meâb)!”

3:15
۞ قُلْ de ki
أَؤُنَبِّئُكُم size söyleyeyim mi
بِخَيْرٍۢ daha iyisini
مِّن ذَٰلِكُمْ ۚ bunlarda, o sayılan dünyalıklardan
لِلَّذِينَ o kimseler için ki vardır
ٱتَّقَوْا۟ sakındılar, korundular, takva sahibi oldular
عِندَ katında
رَبِّهِمْ Rableri
جَنَّـٰتٌۭ cennetler
تَجْرِى akar
مِن تَحْتِهَا onların altlarından
ٱلْأَنْهَـٰرُ ırmaklar
خَـٰلِدِينَ ebedi kalıcılar olarak
فِيهَا orada
وَأَزْوَٰجٌۭ ve eşler
مُّطَهَّرَةٌۭ tertemiz kılınmış
وَرِضْوَٰنٌۭ ve rıza, hoşnutluk
مِّنَ ٱللَّهِ ۗ Allah tarafından
وَٱللَّهُ ve şüphesiz Allah
بَصِيرٌۢ Hakkıyla Görendir
بِٱلْعِبَادِ kulları(nın yaptıkları)nı
15

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
قُلْ أَؤُنَبِّئُكُم بِخَيْرٍۢ مِّن ذَٰلِكُمْ ۚ لِلَّذِينَ ٱتَّقَوْا۟ عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّـٰتٌۭ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَـٰرُ خَـٰلِدِينَ fِيهَا وَأَزْوَٰجٌۭ مُّطَهَّرَةٌۭ وَرِضْوَٰنٌۭ مِّنَ ٱللَّهِ ۗ وَٱللَّهُ بَصِيرٌۢ بِٱلْعِبَادِ

Okunuşu:
Kul e unebbiukum bi hayrin min zâlikum. Lillezînettekay inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtihe’l-enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh. Vallâhu basîrun bi’l-‘ibâd.

Tam Vurgulu Meali:
“De ki: ‘Size, bunlardan (o dünya nimetlerinden) daha hayırlı olanını haber vereyim mi? Takva sahipleri için Rableri katında, altından nehirler akan, içinde ebedi kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır.’ Allah, kullarını hakkıyla görendir.”


2. İrab (Gramer) Tahlili

Ayetin kelime kelime ve ek ek gramer yapısı ile anlamları:

1. Kul E-unebbiukum (قُلْ أَؤُنَبِّئُكُم):
- Kul: Emir Fiili (De ki). K-V-L (Kâle) kökündendir, sükun üzere mebnidir. Faili gizli “Ente” (Sen) zamiridir.
- E: İstifham (Soru) Edatı (…mı, …mi).
- Unebbiu: Muzari Fiil (Haber veriyorum / haber vereyim mi). N-B-E kökünden tef’il babıdır. Faili tahtında müstetir “Ene” (Ben) zamiridir.
- Kum: Muttasıl Zamir / Mef’ûlün Bih (Size / Nesne). Mahallen mansubdur. (Cümle komple “Kul”un makûl-ü kavlidir).

2. Bi-hayrin Min Zâlikum (بِخَيْرٍۢ مِّن ذَٰلِكُمْ):
- Bi-hayrin: Car-Mecrur (Daha hayırlı olanını). “Unebbiu” fiiline müteallıktır.
- Min: Harf-i Cer (-den, -dan).
- Zâlikum (Zâli-kum): İşaret İsmi ve Hitap Zamiri (Bunlardan / o sayılan dünyalıklardan). Mahallen mecrurdur.

3. Li’l-lezînettekay (لِلَّذِينَ ٱتَّقَوْا۟):
- Li: Harf-i Cer (İçin / …olanlara).
- El-lezîne: İsm-i Mevsul (O kimseler ki). Mahallen mecrurdur.
- İttekay: Mazi Fiil (Sakındılar, takva sahibi oldular). V-K-Y kökünden iftiâl babıdır. “Vav” zamiri faildir (Özne). (Sıla cümlesidir).

4. İnde Rabbihim Cennâtun (عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّـٰتٌۭ):
- İnde: Zarf / Muzaf (Katında, yanında).
- Rabbihim: Muzafun İleyh (Rablerinin). “Rabb” kelimesi esre ile mecrur, “him” zamiri mahallen mecrurdur.
- Cennâtun: Mübteda-i Muahhar (Cennetler). “Li’l-lezînettekay” car-mecrur grubu ise mukaddem haberdir. Damme ile merfudur.

5. Tecrî Min Tahtihe’l-Enhâru (تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَـٰرُ):
- Tecrî: Muzari Fiil (Akar, akmaktadır). C-R-Y kökündendir. Takdiri damme ile merfudur.
- Min Tahtihâ: Car-Mecrur (Altından / alt taraflarından). “Hâ” zamiri cennetlere gider, mahallen mecrurdur.
- El-Enhâru: Fail (Nehirler, ırmaklar). “Neher” kelimesinin çoğuludur, damme ile merfudur. (Bu fiil cümlesi “Cennât” kelimesinin sıfatı olup mahallen merfudur).

6. Hâlidîne Fîhâ (خَـٰلِدِينَ فِيهَا):
- Hâlidîne: Hal (Ebedi kalıcılar olarak). H-L-D kökünden ism-i fail çoğuludur, nasb alameti “ya” (ي) harfidir.
- Fîhâ (Fî-hâ): Car-Mecrur (İçinde / orada).

7. Ve Ezvâcun Mutahharatun (وَأَزْوَٰجٌۭ مُّطَهَّرَةٌۭ):
- Ve: Atıf Harfi (Ve).
- Ezvâcun: Atfedilen İsim (Eşler). “Cennât” kelimesine atfedilmiştir, damme ile merfudur.
- Mutahharatun: Sıfat (Tertemiz kılınmış, her türlü kirden arındırılmış). T-H-R kökünden tef’il babı ism-i mef’ulüdür, damme ile merfudur.

8. Ve Rıdvânun Minallâh (وِرْضْوَٰنٌۭ mِّنَ ٱللَّهِ):
- Ve: Atıf Harfi (Ve).
- Rıdvânun: Atfedilen İsim (Rıza, hoşnutluk, en büyük rıza). R-D-Y kökündendir, damme ile merfudur.
- Minallâhi (Min-Allâh): Car-Mecrur (Allah’tan / Allah katından).

9. Vallâhu Basîrun Bi’l-‘İbâd (وَٱللَّهُ بَصِيرٌۢ بِٱلْعِبَادِ):
- Ve: İsti’nâfiye Harfi (Ve / Şüphesiz).
- Allâhu: Mübteda (Allah). Damme ile merfudur.
- Basîrun: Haber (Hakkıyla görendir, her şeyi izleyendir). Damme ile merfudur.
- Bi’l-‘İbâd: Car-Mecrur (Kullarını / kullara karşı). “Basîr” kelimesine müteallıktır.


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Bu ayet, bir önceki ayette sayılan göz alıcı dünya nimetlerinin karşısına, insan aklını harekete geçiren sarsıcı ve teşvik edici bir mukayese diliyle ahiret nimetlerini koyar:

1. İstifham-ı Teşvikî (Teşvik Edici Soru Sanatı):
* Açıklama: Ayet doğrudan bilgi vermek yerine, soru edatı kullanarak “E-unebbiukum” (Size haber vereyim mi?) sorusuyla başlamıştır.
* Nükte: Hitabette soru sormak, muhatabın dikkatini çekmek, zihnindeki dağılmışlığı toplamak ve sonrasında söylenecek olan büyük müjdeye karşı merak uyandırmak için kullanılan en etkili edebi yöntemlerden biridir.

2. Tek Zamirle Muazzam İcmal: “Min zâlikum”:
* Açıklama: Bir önceki ayette uzun uzun sayılan kadınlar, evlatlar, altın-gümüş yığınları, soylu binekler ve araziler gibi tüm dünya nimetleri tek bir zamirle “Zâlikum” (Bunlar) kelimesinde toplanmıştır.
* Nükte: Dünya nimetlerinin ne kadar kalabalık ve çekici görünürse görünsün, ahiret nimetlerinin yanında tek bir kelimeyle geçiştirilecek kadar sönük ve geçici olduğunu ihsas etmek için bu icmal (kısaltma) yolu seçilmiştir.

3. Nekre ile Ta’zim ve Mübalağa: “Rıdvânun”:
* Açıklama: Cennet ve temiz eşler gibi maddi nimetlerden sonra zikredilen “Rıdvân” (Rıza/Hoşnutluk) kelimesi nekre (belirsiz/tenvinli) olarak getirilmiştir.
* Nükte: Buradaki belirsizlik, Allah’ın rızasının büyüklüğünü, yüceliğini ve insan idrakini aşan sınırsızlığını ifade eder. “Öyle muazzam, öyle eşsiz bir hoşnutluk ki, cennetin tüm maddi güzelliklerinden bile daha üstündür” mesajı zihinlere yerleştirilir.

4. Sene-i Basîr ile Tehdit ve Müjde Dengesi (Va’d ve Va’îd):
* Açıklama: Ayet, Allah’ın her şeyi hakkıyla gördüğünü bildiren “Basîr” sıfatı ile sonlandırılmıştır.
* Nükte: Bu kapanışta hem müminlere müjde hem de münafık ve kâfirlere bir uyarı vardır. Kimin gerçekten kalpten sakındığını (takva), kimin ise dünyaya aldanıp sahte bir takva maskesi taktığını Allah’ın çok iyi gördüğü ifade edilerek, amellerin samimiyetine vurgu yapılmıştır.


Özetle Allahu Teala bu ayette dünyaya dalan insanoğluna ebedi bir mukayese sunar:

“De ki onlara: Size o çok bağlandığınız, gözünüzü boyayan dünya nimetlerinden (kadınlar, evlatlar, altınlar) katbekat daha hayırlı, daha ebedi olanını haber vereyim mi? Eğer kendinizi günahtan korur, takva sahibi (sakınanlar) olursanız; Rabbinizin katında altından ırmaklar akan ebedi cennetler, tertemiz eşler ve en önemlisi, sınırları çizilemeyecek büyüklükte bir ilahi rıza (rıdvân) sizi beklemektedir. Tercihinizi iyi yapın, zira Allah kimin neye yöneldiğini hakkıyla görendir!”

3:16
ٱلَّذِينَ onlar, bir öncek ayette bahsedilen takva sahipleri
يَقُولُونَ derler ki
رَبَّنَآ Rabbimiz
إِنَّنَآ gerçekten biz
ءَامَنَّا inandık
فَٱغْفِرْ bağışla
لَنَا bizden
ذُنُوبَنَا günahlarımızı
وَقِنَا ve bizi koru
عَذَابَ azabından
ٱلنَّارِ ateş
16

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
ٱلَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَآ إِنَّنَآ ءَامَنَّا فَٱغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ ٱلنَّارِ

Okunuşu:
Ellezîne yekûlûne rabbenâ innenâ âmennâ fafiğfir lenâ zunûbenâ ve qınâ ‘azâbe’n-nâr.

Tam Vurgulu Meali:
“(O takva sahipleri) ‘Rabbimiz! Şüphesiz biz iman ettik, artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru!’ diyenlerdir.”


2. İrab (Gramer) Tahlili

Ayetin kelime kelime ve ek ek gramer yapısı ile anlamları:

1. Ellezîne Yekûlûne (ٱلَّذِينَ يَقُولُونَ):
- El-lezîne: İsm-i Mevsul / Sıfat (O kimseler ki / diyenler). Bir önceki ayette geçen “Takva sahipleri” (Li’l-lezînettekay) ifadesinin sıfatı veya bedelidir, mahallen mecrurdur.
- Yekûlûne: Muzari Fiil (Söylüyorlar, derler). K-V-L (Kâle) kökündendir. Sıla cümlesidir, nunun subûtu ile merfudur. “Vav” zamiri faildir (Özne).

2. Rabbenâ (رَبَّنَآ):
- Rabbe: Münada / Muzaf (Rabbimiz / Ey Rabbimiz). Nida harfi (Yâ) düşmüştür, fetha ile mansubdur.
- Nâ: Muttasıl Zamir / Muzafun İleyh (Bizim). Mahallen mecrurdur.

3. İnnenâ Âmennâ (إِنَّنَآ ءَامَنَّا):
- İnne: Te’kid Harfi (Şüphesiz, muhakkak).
- Nâ: Muttasıl Zamir / İnne’nin İsmi (Biz). Mahallen mansubdur.
- Âmennâ: Fiil-i Mazi / İnne’nin Haberi (İman ettik, inandık). E-M-N kökündendir, sükun üzere mebnidir. Sondaki “nâ” zamiri faildir (Özne). (İsim cümlesi komple “Yekûlûne” fiilinin mef’ûlü / makûl-ü kavlidir).

4. Fa’ğfir Lenâ (فَٱغْفِرْ لَنَا):
- Fa: Atıf veya Sebep Bildiren Takip Harfi (Artık, o halde, bundan dolayı).
- İğfir: Dua / Emir Fiili (Bağışla, mağfiret et). G-F-R kökündendir, sükun üzere mebnidir. Faili gizli “Ente” (Sen) zamiridir.
- Lenâ (Li-nâ): Car-Mecrur (Bizim için / bizi). “İğfir” fiiline müteallıktır.

5. Zunûbenâ (ذُنُوبَنَا):
- Zunûbe: Mef’ûlün Bih / Muzaf (Günahlarımızı). “Zenb” kelimesinin çoğuludur, “İğfir” fiilinin nesnesidir, fetha ile mansubdur.
- Nâ: Muttasıl Zamir / Muzafun İleyh (Bizim). Mahallen mecrurdur.

6. Ve Kınâ (وَقِنَا):
- Ve: Atıf Harfi (Ve).
- Kı: Dua / Emir Fiili (Koru, muhafaza et). V-K-Y (Veka) kökündendir, illet harfinin hazfi üzere mebni, tek harfli bir emir fiilidir. Faili gizli “Ente” zamiridir.
- Nâ: Muttasıl Zamir / Mef’ûlün Bih (Bizi). Mahallen mansubdur.

7. ‘Azâbe’n-Nâri (عَذَابَ ٱلنَّارِ):
- ‘Azâbe: İkinci Mef’ûlün Bih / Muzaf (Azabından). “Kı” fiilinin ikinci nesnesidir, fetha ile mansubdur.
- En-Nâri: Muzafun İleyh (Ateşin / cehennemin). Esre ile mecrurdur.


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Bu ayet, takva sahiplerinin ibadetlerinin ruhunu oluşturan o samimi ve içten sığınış üslubunu en zarif edebi inceliklerle yansıtır:

1. “Yekûlûne” (Derler) Muzari Sîgası ile İstikrar:
* Açıklama: Ayette “Dediler” (Kâlû) şeklinde mazi (geçmiş zaman) değil, “Yekûlûne” (Söylüyorlar/Derler) şeklinde şimdiki ve geniş zaman kalbı kullanılmıştır.
* Nükte: Takva sahiplerinin bu teslimiyet duasını hayatlarında sadece bir kez yapıp bırakmadıklarını; bilakis bunu sürekli tekrarlanan bir hayat tarzı, taze ve kararlı bir kulluk bilinci haline getirdiklerini ifade eder.

2. İman ile Tevessül (Ameli Vesile Kılma Edebi):
* İbare: إِنَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا (İnnenâ âmennâ fa’ğfir lenâ)
* Açıklama: Bağışlanma talebinden hemen önce, iman ettiklerini bildiren “İnnenâ âmennâ” (Şüphesiz biz iman ettik) ifadesi öne çıkarılmıştır.
* Nükte: Duaların kabulü için salih amelleri vesile kılma (tevessül) edebidir. Kul, “Yarabbi, biz sana teslim olduk, o halde bu imanımız hürmetine günahlarımızı bağışla” diyerek en büyük güvencesini sunar. Talebin başına gelen “Fa” takip harfi, bağışlanma isteğinin imanın doğrudan bir sonucu ve meyvesi olduğunu gösterir.

3. Tek Harfli Fiildeki İcaz Sırrı: “Kı” (قِ):
* İbare: قِنَا (Kınâ)
* Açıklama: Kelimenin aslı olan “Veka” (Korumak) fiilinden emir yapılırken illet harfleri düşmüş, geriye sadece tek bir “Kı” (قِ) harfi kalmıştır.
* Nükte: Arapçanın muazzam icaz (en az sözle en derin anlamı verme) gücünün harika bir göstergesidir. Tek bir sessiz harf; muhafaza etmek, esirgemek, koruma kalkanı altına almak gibi çok geniş bir anlam bütünlüğünü tek başına taşımaktadır.

4. Nida Edatının Hazfi ile Yakınlık:
* İbare: رَبَّنَا (Rabbenâ)
* Açıklama: “Yâ Rabbenâ” yerine doğrudan “Rabbenâ” denmiştir.
* Nükte: Kulun sığınma anında hissettiği o derin acziyet ve yakınlık hissiyle, aradaki seslenme edatını dahi kaldırarak Rabbine doğrudan ve kalpten hitap ettiğini gösterir.


Özetle Allahu Teala bu ayette takva sahiplerinin gönül dünyasını ve yakarış dilini şu şekilde tarif eder:

“O cennetle müjdelenen takva sahipleri, Rablerine sürekli şu samimiyetle iltica ederler: ‘Ey hiçbir zaman uzağımızda olmayan Rabbimiz! Biz senin çağrına uyup gönülden iman ettik. Şimdi bu imanımızı vesile kılarak sana yalvarıyoruz; o halde geçmiş hatalarımızı ört, bizi bağışla ve o korkunç ateş azabından bizleri koruma kalkanının altına al!’”

3:17
ٱلصَّـٰبِرِينَ Yine o takva sahipleri ki sabreden kişilerdir
وَٱلصَّـٰدِقِينَ ve onlar dosdoğru, dürüst, sadık olanlar kişilerdir
وَٱلْقَـٰنِتِينَ ve onlar Rablerinin huzurunda oldukları bilinciyle boyun büküp divan duran, gönülden itaat eden kişilerdir
وَٱلْمُنفِقِينَ ve onlar ihtiyacı olup imkanı olmayanlara karşılıksız veren, karşılıksız infak eden kişilerdir
وَٱلْمُسْتَغْفِرِينَ بِٱلْأَسْحَارِ ve onlar seherler vakitlerinde istiğfar eden yani çokça bağışlanma dileyen kişilerdir
17

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
ٱلصَّـٰبِرِينَ وَٱلصَّـٰدِقِينَ وَٱلْقَـٰنِتِينَ وَٱلْمُنفِقِينَ وَٱلْمُسْتَغْفِرِينَ بِٱلْأَسْحَارِ

Okunuşu:
Essâbirîne ve’s-sâdikîne ve’l-kânitîne ve’l-munfikîne ve’l-musteğfirîne bi’l-eshâr.

Tam Vurgulu Meali:
“(O takva sahipleri) sabredenler, doğru ve dürüst olanlar, huzurda boyun büküp divan duranlar (gönülden itaat edenler), infak edenler (karşılıksız verenler) ve seher vakitlerinde bağışlanma dileyenlerdir.”


2. İrab (Gramer) Tahlili

Ayetin kelime kelime ve ek ek gramer yapısı ile anlamları:

1. Es-Sâbirîne (ٱلصَّـٰبِرِينَ):
- Es-Sâbirîne: Sıfat veya Bedel (Sabredenler). S-B-R kökünden ism-i fail çoğuludur. Önceki ayette geçen “Takva sahipleri” (Li’l-lezînettekay) ifadesinin devam eden sıfatı/bedelidir. Veyahut övgü makamında gizli bir fiilin (“E’nî / Ehassu” -> Kastediyorum / Özel olarak belirtiyorum) mef’ûlüdür; bu nedenle nasb alameti “ya” (ي) harfidir.

2. Ve’s-Sâdikîne (وَٱلصَّـٰدِقِينَ):
- Ve: Atıf Harfi (Ve).
- Es-Sâdikîne: Atfedilen Sıfat (Doğru ve dürüst olanlar, sadıklar). S-D-K kökünden ism-i fail çoğuludur. “Es-Sâbirîne” kelimesine atfedildiği için nasb alameti “ya” (ي) harfidir.

3. Ve’l-Kânitîne (وَٱلْقَـٰنِتِينَ):
- Ve: Atıf Harfi (Ve).
- El-Kânitîne: Atfedilen Sıfat (Huzurda boyun büküp divan duranlar, gönülden itaat edenler). K-N-T kökünden ism-i fail çoğuludur, nasb alameti “ya” (ي) harfidir.

4. Ve’l-Munfikîne (وَٱلْمُنفِقِينَ):
- Ve: Atıf Harfi (Ve).
- El-Munfikîne: Atfedilen Sıfat (İnfak edenler, muhtaçlara karşılıksız verenler). N-F-K kökünden if’al babı ism-i fail çoğuludur, nasb alameti “ya” (ي) harfidir.

5. Ve’l-Musteğfirîne (وَٱلْمُسْتَغْفِرِينَ):
- Ve: Atıf Harfi (Ve).
- El-Musteğfirîne: Atfedilen Sıfat (Bağışlanma dileyenler, istiğfar edenler). G-F-R kökünden istif’al babı ism-i fail çoğuludur, nasb alameti “ya” (ي) harfidir.

6. Bi’l-Eshâri (بِٱلْأَسْحَارِ):
- Bi: Harf-i Cer (-de, -da / vakitlerinde). Zaman ve zarfiyet bildirir.
- El-Eshâri: Mecrur İsim (Seher vakitleri / sabaha karşı olan zaman dilimleri). “Sahar” kelimesinin çoğuludur, esre ile mecrurdur. “El-Musteğfirîne” sıfatına müteallıktır.


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Bu ayet, bir müminin adım adım olgunlaşarak ulaşacağı ahlaki şahsiyet zirvesini kusursuz bir edebi mimariyle ortaya koyar:

1. Dereceli Ahlaki Yükseliş Sıralaması (Tertib-i Ahlakî):
* Açıklama: Ayette takva sahiplerinin beş temel vasfı mükemmel bir olgunlaşma sırasıyla dizilmiştir: Sabır $\rightarrow$ Sadakat $\rightarrow$ İtaat $\rightarrow$ İnfak $\rightarrow$ İstiğfar.
* Nükte: Bu sıralama, kulun iç dünyasından dış dünyasına ve oradan da uluhiyet makamına yükselişini gösterir:
1. Sabır: Nefisle mücadelenin ve iç direncin ilk adımıdır.
2. Sadakat: Sabırla olgunlaşan nefsin dışa vuran dürüstlüğüdür.
3. Kunût (İtaat): Dürüstlüğü tescillenen kulun Allah’a tam teslimiyetidir.
4. İnfak: Allah’a teslim olan kulun, bu sevgiyi insanlarla paylaşarak topluma faydalı olmasıdır.
5. İstiğfar: Tüm bu yüksek makamlara rağmen kulun kibirlenmeyip, kendini hâlâ kusurlu görerek sabaha karşı bağışlanma dilemesidir (Kulluğun zirvesi olan tevazu).

2. İsm-i Fail Kalıbı ile Karakter İnşası (Sübut ve İstikrar):
* Açıklama: Sıfatların tamamı fiil kalıbında değil; “Sâbirîn, Sâdikîn, Kânitîn, Munfikîn, Musteğfirîn” şeklinde ism-i fail (etken sıfat) kalıbında getirilmiştir.
* Nükte: Fiiller geçici durumları ifade ederken, ism-i fail kalıpları bu üstün ahlaki özelliklerin o kimselerde geçici birer davranış değil, karakter haline gelmiş kalıcı ve sarsılmaz nitelikler olduğunu gösterir.

3. Zamanın İhlasla Taçlandırılması: “el-Eshâr” (Seher Vakitleri):
* Açıklama: İstiğfar eylemi genel bir zamanla değil, özellikle “Bi’l-eshâr” (Seher vakitlerinde) zamanıyla kayıtlandırılmıştır.
* Nükte: Seher vakti uykunun en tatlı, riyanın (gösterişin) en imkansız ve sessizliğin en derin olduğu anlardandır. Kulun sıcak yatağını sırf Allah rızası için terk edip gözyaşı dökmesi, ihlasın en berrak delilidir. Ayrıca, gündüzü salih amellerle geçiren müminin geceyi istiğfarla kapatması kulluk edebinin zirvesidir.

4. “Vav” Atıf Harfinin Tekrarı ile Her Bir Sıfatın Bağımsız Değeri:
* Açıklama: Sıfatlar arasına her defasında “Ve” atıf harfi getirilmiştir.
* Nükte: Eğer atıf harfi olmasaydı, bu sıfatlar tek bir sıfat grubu gibi algılanabilirdi. Atıf harfinin tekrarı, bu özelliklerin her birinin takva sahiplerinde ayrı ayrı parıldayan, her biri kendi başına büyük değer taşıyan bağımsız faziletler olduğunu vurgular.


Özetle Allahu Teala bu ayette cenneti hak eden takva sahiplerinin şahsiyet portresini şu şekilde çizer:

“Onlar ki; hayatın zorluklarına karşı sarsılmaz bir direnç gösterirler (sâbirîn), özleri ve sözleriyle her zaman doğrudurlar (sâdikîn), Rablerinin huzurunda derin bir saygıyla boyun bükerler (kânitîn), ellerindeki imkanları muhtaçlarla cömertçe paylaşırlar (munfikîn) ve tüm bu muazzam amellerine rağmen kendilerini hiçbir zaman kusursuz görmeyip, riyadan en uzak olunan o tatlı seher vakitlerinde (eshâr) gözyaşlarıyla Rablerinden bağışlanma dilerler (musteğfirîn)!”

3:18
شَهِدَ şahitlik etti
ٱللَّهُ Allah
أَنَّهُۥ olduğuna
لَآ yok
إِلَـٰهَ ilah
إِلَّا başka
هُوَ O'ndan
وَٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ ve melekler
وَأُو۟لُو ٱلْعِلْمِ ve ilim sahipleri
قَآئِمًا بِٱلْقِسْطِ ۚ adaleti bizzat uygulayan, her işini adaletle yürüten, adaletle hükmeden
لَآ yoktur
إِلَـٰهَ ilah
إِلَّا başka
هُوَ O'ndan
ٱلْعَزِيزُ azizdir
ٱلْحَكِيمُ hakimdir
18

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
شَهِدَ ٱللَّهُ أَنَّهُۥ لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ وَٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ وَأُو۟لُوا۟ ٱلْعِلْمِ قَآئِمًۢا بِٱلْقِسْطِ ۚ لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلْحَكِيمُ

Okunuşu:
Şehidallâhu ennehû lâ ilâhe illâ huve, ve’l-melâiketü ve ulü’l-‘ılmi kâimen bil-kıst, lâ ilâhe illâ huve’l-‘azîzü’l-hakîm.

Tam Vurgulu Meali:
“Allah, melekler ve adaleti gözeten ilim sahipleri, kendisinden başka hiçbir ilâh olmadığına şahitlik etmişlerdir. O’ndan başka ilâh yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”


2. İrab (Gramer) Tahlili

Ayetin kelime kelime ve ek ek gramer yapısı ile anlamları:

1. Şehidallâhu (شَهِدَ ٱللَّهُ):
- Şehide: Fiil-i Mazi (Şahitlik etti, açıkladı). Ş-H-D kökündendir, fetha üzere mebnidir.
- Allâhu: Lafza-i Celal / Fail (Allah). Damme ile merfudur.

2. Ennehû (أَنَّهُۥ):
- Enne: Te’kid ve Masdar Harfi (…olduğuna / …ki o). İsmini nasb eder.
- Hû (Hû): Muttasıl Zamir / Enne’nin İsmi (O). Mahallen mansubdur. (Ennehû cümlesi “Şehide” fiilinin mef’ûlü konumunda olup mahallen mansubdur).

3. Lâ İlâhe İllâ Huve (لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ):
- Lâ: Nefy-i Cins Lâ’sı (Hiçbir … yoktur).
- İlâhe: Lâ’nın İsmi (İlah, tapılacak varlık). Fetha üzere mebnidir.
- İllâ: İstisna Edatı (…den başka, ancak).
- Huve: Munfasıl Zamir / Bedel (O). Lâ’nın mahalli olan merfuluktan veya mahzuf haberi olan “Hak” (Gerçek) kelimesinden bedeldir, mahallen merfudur. (Bu cümle Enne’nin haberidir, mahallen merfudur).

4. Ve’l-Melâiketü (وَٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ):
- Ve: Atıf Harfi (Ve).
- El-Melâiketü: Atfedilen İsim (Melekler). Lafza-i Celal olan “Allâhu” failine atfedildiği için damme ile merfudur.

5. Ve Ulû’l-‘İlmi (وَأُو۟لُوا۟ ٱلْعِلْمِ):
- Ve: Atıf Harfi (Ve).
- Ulû: Atfedilen İsim / Muzaf (Sahipleri / ilim sahipleri). “Allâhu” failine atfedilmiştir. Cem-i müzekker salime mülhak olduğu için ref alameti “vav” (و) harfidir.
- El-‘İlmi: Muzafun İleyh (İlim / bilginin). Esre ile mecrurdur.

6. Kâimen Bi’l-Kıstı (قَآئِمًۢا بِٱلْقِسْطِ):
- Kâimen: Hal (Ayakta tutarak, adaleti gözeterek). K-V-M kökünden ism-i faildir. Lafza-i Celal’den (veya tüm şahitlerden) haldir, fetha ile mansubdur.
- Bi’l-Kıstı: Car-Mecrur (Adaletle, hakkaniyetle). “Kâimen” kelimesine müteallıktır, esre ile mecrurdur.

7. Lâ İlâhe İllâ Huve (لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ):
- Lâ: Nefy-i Cins Lâ’sı (Hiçbir … yoktur).
- İlâhe: Lâ’nın İsmi (İlah).
- İllâ: İstisna Edatı (Ancak).
- Huve: Bedel Zamiri (O). (Bu cümle te’kid-i lafzî olarak bir önceki tevhid cümlesini pekiştirir).

8. El-‘Azîzü’l-Hakîmu (ٱلْعَزِيزُ ٱلْحَكِيمُ):
- El-‘Azîzü: Birinci Haber (Mutlak güç sahibidir, mağlup edilemeyendir). “Huve” gizli mübtedasının haberidir, damme ile merfudur.
- El-Hakîmu: İkinci Haber (Hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi yerli yerinde yapandır). Damme ile merfudur.


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Bu ayet, İslam inancının temeli olan “Tevhid” hakikatini, kainat hiyerarşisini gözler önüne seren muazzam bir şahitlik tablosu ve edebi icazla sunar:

1. Atıf Yoluyla Şereflendirme (Teşrif Sanatı):
* Açıklama: Tevhid şahitliğinde Allah Teala önce kendi zatını zikretmiş, ardından “Melekleri” ve hemen peşinden de “İlim sahiplerini” kendi ismine atfederek saymıştır.
* Nükte: Bu atıf zinciri, hakiki ilmin ve alimlerin Allah katındaki sarsılmaz derecesini gösterir. Allah, kendi uluhiyet şahitliğine mahlukattan sadece melekleri ve hakiki alimleri ortak etmiştir. Bu durum, Kur’an-ı Kerim’de ilme ve alime verilen değeri gösteren en büyük edebi delillerdendir.

2. Te’kid-i Lafzî ile Tevhidin Mühürlenmesi:
* İbare: لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ (Lâ ilâhe illâ huve) ifadesinin tekrarlanması.
* Açıklama: Aynı tevhid cümlesi ayet içinde iki defa zikredilmiştir.
* Nükte: İlk tevhid cümlesi, şahitliğin içeriğini (Allah’ın birliğini) haber verir. İkinci defa tekrarlanması ise hem bu mutlak hakikati kalplere sarsılmaz bir şekilde yerleştirmek (te’kid-i lafzî) hem de şahitlik eylemini sarsılmaz bir mühürle tamamlamak içindir.

3. “Kâimen bi’l-kıst” (Adaleti Gözeterek) Halinin Nüktesi:
* Açıklama: Allah’ın birliği ilan edilirken O’nun “Kâimen bi’l-kıst” (adalet üzere kaim olma) vasfı “hal” olarak getirilmiştir.
* Nükte: Tevhid (birleme) ile adalet arasındaki kopmaz bağı gösterir. Kainattaki kusursuz nizamın ve uluhiyetin en büyük tecellisi adalettir. Allah’ın tek ilah olması, mülkünde adaleti bizzat ayakta tutmasının ve zulmü mutlak olarak dışlamasının doğrudan bir sonucudur.

4. Esma-i Hüsna ile Dengeli Kapanış (Fasıla Uyum):
* İbare: الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (el-‘Azîzü’l-Hakîm)
* Açıklama: Ayet “Azîz” (Mutlak güçlü) ve “Hakîm” (Hikmet sahibi) isimleriyle sonlandırılmıştır.
* Nükte: “Azîz” ismi tek başına mutlak ve ezici bir gücü temsil eder. Ancak tek başına güç, zulme veya sertliğe yol açabilir. Bu sebeple hemen ardından gelen “Hakîm” ismi, bu sonsuz gücün her zaman adaletle, ilimle ve hikmetle sınırlandırıldığını gösterir. İki ismin yan yana gelmesi, ilahi dengenin en estetik ifadesidir.


Özetle Allahu Teala bu ayette tevhid inancının sarsılmaz vesikasını şu şekilde sunar:

“Hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde; bizzat Allah kendi varlığına, melekler O’nun yüceliğine ve adaleti gözeten hakiki alimler de ilimleriyle O’ndan başka hiçbir ilah olmadığına şahitlik etmişlerdir. O’ndan başka hiçbir güç ve sığınak yoktur. O, mülkünde her istediğini yapacak kadar güçlü (Azîz), fakat her yaptığını kusursuz bir adalet ve yerli yerince yapacak kadar da hikmet sahibidir (Hakîm)!”

3:19
إِنَّ şüphesiz
ٱلدِّينَ din
عِندَ katında
ٱللَّهِ Allah
ٱلْإِسْلَـٰمُ ۗ İslamdır
وَمَا ayrılığa düşmediler
ٱخْتَلَفَ differed
ٱلَّذِينَ kimseler
أُوتُوا۟ verilmiş olan
ٱلْكِتَـٰبَ Kitap
إِلَّا başka (bir sebeple)
مِنۢ sonra
بَعْدِ after
مَا geldikten
جَآءَهُمُ came to them
ٱلْعِلْمُ ilim
بَغْيًۢا aşırılıkları
بَيْنَهُمْ ۗ aralarındaki;
وَمَن ve kim
يَكْفُرْ inkar ederse
بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini
ٱللَّهِ Allah'ın
فَإِنَّ (bilsin ki) şüphesiz
ٱللَّهَ Allah
سَرِيعُ çabuk görendir
ٱلْحِسَابِ hesabı
19

1. Ayetin Metni ve Meali

Arapça:
إِنَّ ٱلدِّينَ عِندَ ٱللَّهِ ٱلْإِسْلَـٰمُ ۗ وَمَا ٱخْتَلَفَ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْكِتَـٰبَ إِلَّا مِنۢ بَعْدِ مَا جَآءَهُمُ ٱلْعِلْمُ بَغْيًۢا بَيْنَهُمْ ۗ وَمَن يَكْفُرْ بِـَٔايَـٰتِ ٱللَّهِ فَإِنَّ ٱللَّهَ سَرِيعُ ٱلْحِسَابِ

Okunuşu:
İnned-dîne ‘indallâhil-islâm(u), ve maḫtelefel-lezîne ûtûl-kitâbe illâ min ba’di mâ câehumul-’ılmu bağyen beynehum, ve men yekfur bi-âyâtillâhi fe-innallâhe serî’ul-hısâb.

Tam Vurgulu Meali:
“Şüphesiz Allah katında din İslam’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki haset ve azgınlık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkar ederse, şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir.”


2. İrab, Sarf ve Nahiv Tahlili (Pedagojik Açıklamalı)

Ayetin kelime kelime ve ek ek gramer yapısı, kelime kökenleri ve cümle içi görevleri:

1. İnne’d-Dîne (إِنَّ ٱلدِّينَ):
* İnne (إِنَّ): “Şüphesiz, muhakkak” (Te’kid ve Nasb Harfi - Cümleyi pekiştiren ve sonrasındaki ismin sonunu üstün/fetha yapan edat).
* [Nahiv Açıklaması]: İsim cümlesinin başına gelir, mübtedayı (cümlenin öznesini) kendisine isim alarak nasb eder (son harekesini üstün/fetha yapar). Fetha üzere mebnidir (son harfinin fetha/üstün harekesi dış etkenlerle asla değişmez, sabittir).
* [Sarf Açıklaması]: Harf grubundandır. Harfler mebni (harekesi sabit olan) kelimeler olduğu için sarf yönünden kelime türetim tahlili yapılmaz.
* Ed-Dîne (ٱلدِّينَ): “Din” (İnne’nin İsmi).
* [Nahiv Açıklaması]: İnne’nin ismi olup lafzen fetha ile mansubdur (kelimenin sonundaki üstün/fetha harekesi açıkça görünür ve okunur durumdadır).
* [Sarf Açıklaması]: “D-Y-N” (د ي ن) kökünden gelen, “dâne / yedînu” fiilinin mastarından türemiş isimdir. Başına “el” takısı alarak marife (belirli) olmuştur.

2. ‘Indallâhi (عِندَ ٱللَّهِ):
* ‘İnde (عِندَ): “Katında, yanında” (Mekan Zarfı / Muzaf - Yer bildiren kelime / Tamlanan).
* [Nahiv Açıklaması]: Mansubdur (sonu üstünlüdür), İnne’nin haberi olan “el-İslâmu” kelimesine müteallıktır (mana yönüyle doğrudan o kelimeye bağlıdır).
* [Sarf Açıklaması]: Zaman veya mekân bildiren, çekimsiz (sabit şekilli) zarf isimlerindendir.
* Allâhi (ٱللَّهِ): “Allah’ın” (Lafza-i Celal / Muzafun İleyh - Yüce Allah’ın ismi / Tamlayan).
* [Nahiv Açıklaması]: Muzafun ileyh (tamlayan) olduğu için lafzen kesre ile mecrurdur (kelimenin sonundaki esre/kesre harekesi açıkça görünür ve okunur).
* [Sarf Açıklaması]: Özel isimdir (alem), camid (türememiş, kök halinde olan) ve marifedir (belirlidir).

3. El-İslâmu (ٱلْإِسْلَـٰمُ):
* El-İslâmu (ٱلْإِسْلَـٰمُ): “İslam’dır” (İnne’nin Haberi - Cümlenin yüklemi).
* [Nahiv Açıklaması]: İnne’nin haberi olup lafzen damme ile merfudur (kelimenin sonundaki ötre/damme harekesi açıkça görünür ve okunur).
* [Sarf Açıklaması]: İf’âl (إِفْعَال) babından (türetilmiş kalıbından) mastardır. Kökü sülasi mücerret (üç harfli yalın fiil) “S-L-M” (س ل م) fiilidir; boyun eğmek ve teslim olmak manasındadır.

4. Ve Mâḫtelefe (وَمَا ٱخْتَلَفَ):
* Ve (وَ): “Ve / halbuki” (Atıf veya İstinaf Harfi - Bağlaç veya yeni cümleye başlangıç edatı).
* [Nahiv Açıklaması]: Yeni bir cümleye başlangıç (istinaf) veya önceki cümleye bağlama (atıf) işlevindedir, fetha üzere mebnidir (harekesi sabit üstündür).
* Mâ (مَا): ”…madı, …medi” (Nefiy Harfi - Olumsuzluk edatı).
* [Nahiv Açıklaması]: Olumsuzluk bildiren edattır. Sükun üzere mebnidir (harekesiz olarak sabit kalır), amel etmez (sonrasındaki mazi fiilin son harekesini etkilemez).
* [Sarf Açıklaması]: Harf grubundandır, mebnidir.
* İhtelefe (ٱخْتَلَفَ): “Ayrılığa düştü, ihtilaf etti” (Fiil-i Mazi - Geçmiş zaman fiili).
* [Nahiv Açıklaması]: Fetha üzere mebni mazi fiildir (son harfinin üstün harekesi sabittir).
* [Sarf Açıklaması]: “H-L-F” (خ ل ف) kökünden İftiâl (اِفْتِعَال) babına (beş harfli türetilmiş kalıba) aktarılmış mazi, tekil, erkek, üçüncü şahıs (müfret, müzekker, gaib) sığadır.

5. El-lezîne (ٱلَّذِينَ):
* El-lezîne (ٱلَّذِينَ): “O kimseler ki / kitap verilenler” (İsm-i Mevsul / Fail - Bağlaç-İsim / İşi yapan özne).
* [Nahiv Açıklaması]: “İhtelefe” fiilinin failidir (öznesidir). Yapısal olarak mebni (sabit) bir kelime olduğundan mahallen merfudur (biçimsel olarak harekesi değişmez ama cümledeki özne konumu gereği sanal olarak ötreli/merfu kabul edilir).
* [Sarf Açıklaması]: Çoğul erkek şahıslar için kullanılan mebni bir ilgi zamiridir (ism-i mevsul).

6. ûtû’l-Kitâbe (أُوتُوا۟ ٱلْكِتَـٰبَ):
* ûtû (أُوتُوا۟): “Kendilerine verildi” (Mazi Meçhul Fiil / Sıla Cümlesi - Geçmiş zaman edilgen fiili / Bağlaçtan sonra gelen açıklayıcı cümle).
* [Nahiv Açıklaması]: “El-lezîne” ism-i mevsulünün sılasıdır (onu açıklayan cümledir), bağımsız bir öge olmadığı için iraptan mahalli yoktur (cümlede tek başına özne/nesne görevi almaz). Çoğul vav harfine (Vav-ı cemaat) bitiştiği için damme üzere mebnidir (sonu ötreyle sabitlenmiştir). Sondaki “Vav” (و) naib-i faildir (edilgen cümledeki sözde öznedir) ve mahallen merfudur (sanal olarak ötre konumundadır).
* [Sarf Açıklaması]: İf’âl babından mazi edilgen (meçhul), çoğul, erkek, üçüncü şahıs (cem-i müzekker gaib) kalıbıdır. Kökü “E-T-Y” (أ ت ي) olup, ses kurallarına (i’lal) göre kolay okunuş için “ûtû” şekline dönüşmüştür.
* El-Kitâbe (ٱلْكِتَـٰبَ): “Kitap” (İkinci Mef’ûl - İkinci nesne).
* [Nahiv Açıklaması]: Çift nesne alan “ûtû” (verildi) fiilinin doğrudan nesnesi (mefulün bih) olup lafzen fetha ile mansubdur (sonundaki üstün harekesi açıkça görünür).
* [Sarf Açıklaması]: “K-T-B” (ك ت ب) kökünden gelen “fıâl” (فِعَال) vezninde (kalıbında) bir isimdir.

7. İllâ Min Ba’di (إِلَّا مِنۢ بَعْدِ):
* İllâ (إِلَّا): “Ancak, …den başka” (İstisna Edatı - Sınırlandırma edatı).
* [Nahiv Açıklaması]: Cümle olumsuz olduğu için kasr/hasr (sınırlandırma) ifade eder, irab yönünden amel etmez (sonrasındaki kelimeyi etkilemez). Sükun üzere mebnidir (harekesiz sabittir).
* Min (مِنۢ): “-den, -dan” (Harf-i Cer - Sonrasındaki ismin sonunu esre/kesre yapan harf).
* [Nahiv Açıklaması]: Önündeki ismi esre yapar, sükun üzere mebnidir.
* Ba’di (بَعْدِ): “Sonra” (Zaman Zarfı / Mecrur İsim / Muzaf - Zaman bildiren kelime / Esrelenmiş isim / Tamlanan).
* [Nahiv Açıklaması]: “Min” harfiyle mecrurdur (esrelenmiştir), lafzen kesre ile okunur. Bu harf ve isim grubu (car-mecrur) “ihtelefe” fiiline müteallıktır (anlamca o fiile bağlıdır).
* [Sarf Açıklaması]: Zaman bildiren muğlak (anlamı sonrasındaki kelimeyle netleşen) zarf isimlerindendir.

8. Mâ Câehumü’l-‘İlmu (مَا جَآءَهُمُ ٱلْعِلْمُ):
* Mâ (مَا): ”…gelmesi / …gelmesinden” (Masdariyye Harfi - Sonrasındaki fiili fiil olmaktan çıkarıp “-mek, -mak” ekli isim/mastar haline getiren edat).
* [Nahiv Açıklaması]: Sonrasındaki fiili mastar anlamıyla “ba’di” kelimesine muzafun ileyh (tamlayan) yapar, bu yapı cümle içinde mahallen mecrurdur (sanal olarak esre konumundadır).
* Câe (جَآءَ): “Geldi” (Fiil-i Mazi - Geçmiş zaman fiili).
* [Nahiv Açıklaması]: Fetha üzere mebni (üstün harekeyle sabitlenmiş) mazi fiildir.
* [Sarf Açıklaması]: “C-Y-E” (ج ي أ) kökünden, ortasında ve sonunda illetli harf bulunan (ecvef ve mehmuz) bir fiildir.
* Hum (هُمُ): “Onlara” (Muttasıl Zamir / Mef’ûlün Bih - Bitişik yazılan zamir / Doğrudan nesne).
* [Nahiv Açıklaması]: “Câe” fiilinin doğrudan nesnesidir, zamir olduğu için mahallen mansubdur (sanal olarak üstün konumundadır). (Sondaki mîm harfi geçişi kolaylaştırmak için geçici olarak ötre ile okunur).
* El-‘İlmu (ٱلْعِلْمُ): “İlim, bilgi” (Fail - İşi yapan özne).
* [Nahiv Açıklaması]: “Câe” fiilinin faili (öznesi) olup lafzen damme ile merfudur (sonundaki ötre harekesi açıkça görünür).
* [Sarf Açıklaması]: “A-L-M” (ع ل م) kökünden sülasi mücerret (üç harfli) fiilin mastarıdır.

9. Bağyen Beynehum (بَغْيًا بَيْنَهُمْ):
* Bağyen (بَغْيًا): “Haset, kıskançlık ve azgınlık yüzünden” (Mef’ûlün Leh - Eylemin yapılış amacını/sebebini bildiren nesne).
* [Nahiv Açıklaması]: Ayrılığa düşmenin sebebini bildirdiği için lafzen fetha ile mansubdur (sonu açıkça üstünlüdür).
* [Sarf Açıklaması]: “B-G-Y” (ب غ ي) kökünden gelen sonu illetli (nakıs) fiilin mastarıdır.
* Beynehum (بَيْنَهُمْ): “Aralarında / kendi aralarında” (Mekan Zarfı / Muzaf / Muzafun İleyh - Yer bildiren kelime / Tamlanan / Tamlayan).
* [Nahiv Açıklaması]: “Beyne” yer bildirdiği için üstünlüdür (fetha ile mansubdur), “hum” bitişik zamiri muzafun ileyhtir ve mahallen mecrurdur (sanal olarak esre konumundadır).

10. Ve Men Yekfur (وَمَن يَكْفُرْ):
* Ve (وَ): “Ve / her kim” (Atıf / İstinaf Harfi - Bağlaç veya yeni cümleye başlangıç edatı).
* [Nahiv Açıklaması]: Fetha üzere mebni (üstünle sabitlenmiş) başlangıç veya bağlama harfidir.
* Men (مَن): “Kim” (Şart İsmi / Mübteda - Koşul bildiren kelime / Cümlenin öznesi).
* [Nahiv Açıklaması]: Şart edatıdır (koşul bildirir), aynı zamanda cümlenin başlangıç ögesi (mübteda) olduğu için mahallen merfudur (sanal olarak ötre konumundadır).
* Yekfur (يَكْفُرْ): “İnkar ederse” (Şartın Fiili - Koşul cümlesinin yüklemi).
* [Nahiv Açıklaması]: “Men” şart edatı nedeniyle mezumdur (sonu cezm/sükun olmuştur), cezm alameti (işareti) sondaki sükundur (harekesizliktir). Faili (öznesi) içindeki gizli “huve” (o) zamiridir.
* [Sarf Açıklaması]: “K-F-R” (ك ف ر) kökünden sülasi mücerret birinci babdan türemiş muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir.

11. Bi-Âyâtillâhi (بِـَٔايَـٰتِ ٱللَّهِ):
* Bi (بِ): “-i, -e, ile” (Harf-i Cer - Esre yapan harf).
* [Nahiv Açıklaması]: Altındaki esre ile sabitlenmiş (esre üzere mebni) harf-i cerdir.
* Âyâti (ـَٔايَـٰتِ): “Ayetlerini” (Mecrur İsim / Muzaf - Esrelenmiş isim / Tamlanan).
* [Nahiv Açıklaması]: Önündeki “Bi” harfi nedeniyle lafzen kesre ile mecrurdur (sonu açıkça esrelidir), bu grup “yekfur” fiiline mana yönüyle bağlıdır.
* [Sarf Açıklaması]: “Âyet” kelimesinin kurallı dişil çoğul (cem-i müennes salim) halidir.
* Allâhi (ٱللَّهِ): “Allah’ın” (Lafza-i Celal / Muzafun İleyh - Yüce Allah’ın ismi / Tamlayan).
* [Nahiv Açıklaması]: Tamlayan olduğu için lafzen kesre ile mecrurdur (açıkça esrelidir).

12. Fe-İnnallâha (فَإِنَّ ٱللَّهَ):
* Fe (فَ): “Şüphesiz” (Cevap / Ceza Harfi - Koşulun sonucunu ana cümleye bağlayan edat).
* [Nahiv Açıklaması]: Şartın cevabının başına gelen bağlayıcı edattır, fetha üzere mebnidir (üstünle sabitlenmiştir).
* İnne (إِنَّ): “Şüphesiz ki” (Te’kid ve Nasb Harfi - Pekiştirme edatı).
* [Nahiv Açıklaması]: Sonrasındaki ismi üstün/fetha yapar.
* Allâha (ٱللَّهَ): “Allah” (Lafza-i Celal / İnne’nin İsmi).
* [Nahiv Açıklaması]: İnne’nin ismi olduğu için lafzen fetha ile mansubdur (sonu açıkça üstünlüdür).

13. Serî’u’l-Hısâbi (سَرِيعُ ٱلْحِسَابِ):
* Serî’u (سَرِيعُ): “Çabuk görendir” (İnne’nin Haberi / Muzaf - İnne’nin yüklemi / Tamlanan).
* [Nahiv Açıklaması]: İnne’nin haberi olup lafzen damme ile merfudur (sonu açıkça ötrelidir).
* [Sarf Açıklaması]: “S-R-A” (س ر ع) kökünden türemiş, süreklilik ve kalıcılık bildiren sıfat (sıfat-ı müşebbehe) kalıbındadır.
* El-Hısâbi (ٱلْحِسَابِ): “Hesabı / hesap görmesi” (Muzafun İleyh - Tamlayan).
* [Nahiv Açıklaması]: Tamlayan olduğu için lafzen kesre ile mecrurdur (sonu açıkça esrelidir). (Fe-innallâhe serî’ul-hısab cümlesi bütünüyle şartın cevabıdır ve mahallen mezumdur; yani sanal olarak cezm konumundadır).
* [Sarf Açıklaması]: Karşılıklı iş bildiren mufâale babından türemiş bir mastarıdır.


3. Belagat (Edebi Sanatlar) Tahlili

Bu ayet, İslam’ın uluhiyet nezdindeki yegane konumunu ve insan psikolojisinin hakikat karşısındaki sapmalarını veciz bir dille beyan eder:

1. Kasr (Sınırlandırma/Hasr) Sanatı:
* İbare: إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ (İnned-dîne ‘indallâhil-islâm)
* Açıklama: Cümlede hem te’kid edatı “inne” kullanılmış hem de mübteda olan “ed-Dîn” ile haber olan “el-İslâm” kelimelerinin her ikisi de marife (belirli) olarak getirilmiştir.
* Nükte: İki marife ismin bu şekilde yüklem-özne ilişkisi kurması belağatta “kasr” (sınırlandırma) ifade eder. Yani, Allah katında kabul görecek, kurtuluşa erdirecek yegane dinin ancak ve ancak İslam olduğu vurgulanmış, diğer inanç sistemleri mutlak olarak dışarıda bırakılmıştır.

2. İnşai Cümlelerde İstisna-i Müferrağ ile Tehzîb ve Kınama:
* İbare: وَمَا اخْتَلَفَإِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ (Ve maḫtelefe… illâ min ba’di mâ câehumul-‘ılm)
* Açıklama: Olumsuzluk edatı “mâ” ile istisna edatı “illâ” bir arada kullanılmıştır.
* Nükte: Kitap ehlinin düştüğü ihtilafın cehaletten değil, aksine kendilerine kesin “ilim” ulaştıktan sonra gerçekleştiği hasr (sınırlandırma) yoluyla anlatılmıştır. Bu üslup, onların mazeret kapılarını tamamen kapatarak, yaptıkları muhalefetin ve bölünmenin ne derece kasıtlı olduğunu gösteren şiddetli bir kınama (tehzîb) içerir.

3. “Bagyen” (Haset/Azgınlık) Kelimesinin Mef’ulün Leh Olmasındaki Nükte:
* Açıklama: Ayrılığa düşmelerinin nedeni olarak “bagyen” (kıskançlık, azgınlık, hakka tecavüz) kelimesi doğrudan bir sebep (mefulün leh) olarak getirilmiştir.
* Nükte: Dini konulardaki ihtilafların ve fırkalaşmaların ardındaki asıl saikin fikri arayışlar veya delil yetersizliği olmadığı; tamamen dünyevi menfaat, üstünlük kurma arzusu ve kıskançlık gibi ahlaki zaaflardan kaynaklandığı psikolojik bir tahlille ortaya konmuştur.

4. Tehdit Makamında İcaz ve İnzâr:
* İbare: فَإِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ (Fe-innallâhe serî’ul-hısâb)
* Açıklama: Ayet, inkarcılara yönelik doğrudan bir ceza kelimesiyle (örneğin “Onları cezalandıracaktır” gibi) bitirilmemiş; “Allah hesabı çok çabuk görendir” vasfıyla sonlandırılmıştır.
* Nükte: Bu ifade tarzı, suçluların kalbine korku salan genel bir tehdit (inzâr) barındırır. “Serî’” (Hızlı/Çabuk) sıfatı, inkarcıların cezayı uzak görmemeleri gerektiğini ve ilahi adaletin tecelli etmesinin an meselesi olduğunu i’caz (özlülük) yoluyla ihtar eder.


4. Ayetin Genel Değerlendirmesi ve Özet

Allahu Teâlâ bu ayet-i kerimede uluhiyet katındaki tek geçerli dinin İslam olduğunu net bir biçimde ortaya koyarken, insanlık tarihindeki sapmaların sosyo-psikolojik kökenlerine de ışık tutar:

  • Tevhidin Yegane Adresi: Allah katında kabul gören tek dinin İslam olarak vasfedilmesi, hakikatin parçalanamaz ve kişiye göre değişmez bir bütün olduğunu gösterir.
  • Bilgi-Ahlak İlişkisi: Kitap ehlinin bölünmesi bilgi eksikliğinden değil, bilgiye ulaştıktan sonra nefsani arzuların (kıskançlık, üstünlük kurma, dünyevi menfaat) devreye girmesiyle gerçekleşmiştir. Bu durum, ahlakla bütünleşmeyen ilmin insanı sapmaktan koruyamayacağını gösteren evrensel bir derstir.
  • Adalet ve Sorumluluk: Ayetin sonundaki ilahi tehdit, hakikate karşı gözünü kapatan ve bilgiyi nefsine alet edenlerin hesaptan kaçamayacaklarını, ilahi adaletin çok hızlı ve kesin bir şekilde tecelli edeceğini beyan ederek inananları uyanık olmaya davet eder.
3:20
فَإِنْ eğer
حَآجُّوكَ seninle tartışmaya girişirlerse
فَقُلْ de ki
أَسْلَمْتُ ben teslim ettim
وَجْهِىَ özümü
لِلَّهِ Allah'a
وَمَنِ ve kimseler
ٱتَّبَعَنِ ۗ bana uyan
وَقُل ve de ki
لِّلَّذِينَ kendilerine
أُوتُوا۟ verilenlere
ٱلْكِتَـٰبَ Kitap
وَٱلْأُمِّيِّـۧنَ ve ümmilere
ءَأَسْلَمْتُمْ ۚ Siz de İslam (teslim) oldunuz mu?
فَإِنْ eğer
أَسْلَمُوا۟ İslam olurlarsa
فَقَدِ muhakkak
ٱهْتَدَوا۟ ۖ doğru yolu bulmuşlardır
وَّإِن yok eğer
تَوَلَّوْا۟ dönerlerse
فَإِنَّمَا artık
عَلَيْكَ sana düşen
ٱلْبَلَـٰغُ ۗ sadece duyurmaktır
وَٱللَّهُ Allah
بَصِيرٌۢ görmektedir
بِٱلْعِبَادِ kulları(nın yaptıkları)nı
20
3:21
إِنَّ şüphesiz
ٱلَّذِينَ kimseler
يَكْفُرُونَ inkar eden(ler)
بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini
ٱللَّهِ Allah'ın
وَيَقْتُلُونَ ve öldürenler
ٱلنَّبِيِّـۧنَ peygamberleri
بِغَيْرِ olmaksızın
حَقٍّۢ hak
وَيَقْتُلُونَ ve öldürenler (var ya)
ٱلَّذِينَ kimseleri
يَأْمُرُونَ emreden
بِٱلْقِسْطِ adaletle
مِنَ arasında
ٱلنَّاسِ insanlar
فَبَشِّرْهُم onlara müjdele
بِعَذَابٍ bir azabı
أَلِيمٍ acı
21
3:22
أُو۟لَـٰٓئِكَ böylece
ٱلَّذِينَ boşa çıkmıştır
حَبِطَتْ became worthless
أَعْمَـٰلُهُمْ onların yaptıkları
فِى dünyada
ٱلدُّنْيَا the world
وَٱلْـَٔاخِرَةِ ve ahirette
وَمَا ve yoktur
لَهُم onların
مِّن hiçbir
نَّـٰصِرِينَ yardımcıları
22
3:23
أَلَمْ görmedin mi?
تَرَ you seen
إِلَى kimseleri
ٱلَّذِينَ onlar ki
أُوتُوا۟ verilmiş olan
نَصِيبًۭا bir (nasip) pay
مِّنَ Kitaptan
ٱلْكِتَـٰبِ the Scripture
يُدْعَوْنَ çağırılıyorlar da
إِلَىٰ Kitabına
كِتَـٰبِ (the) Book
ٱللَّهِ Allah'ın
لِيَحْكُمَ hüküm versin diye
بَيْنَهُمْ aralarında
ثُمَّ sonra
يَتَوَلَّىٰ dönüyorlar
فَرِيقٌۭ bir topluluk
مِّنْهُمْ onlardan
وَهُم ve onlar
مُّعْرِضُونَ yüz çeviriyorlar
23
3:24
ذَٰلِكَ bu (hareketleri)
بِأَنَّهُمْ onların
قَالُوا۟ demelerindendir
لَن bize dokunmayacak
تَمَسَّنَا will touch us
ٱلنَّارُ ateş
إِلَّآ başka
أَيَّامًۭا birkaç günden
مَّعْدُودَٰتٍۢ ۖ sayılı
وَغَرَّهُمْ ve onları yanıltmıştır
فِى dinlerinde
دِينِهِم their religion
مَّا şeyler
كَانُوا۟ oldukları
يَفْتَرُونَ uyduruyor
24
3:25
فَكَيْفَ peki nasıl (olacak)?
إِذَا zaman
جَمَعْنَـٰهُمْ topladığımız
لِيَوْمٍۢ bir gün için
لَّا hiç şüphe olmayan
رَيْبَ doubt
فِيهِ kendisinde
وَوُفِّيَتْ ve tastamam verilip
كُلُّ her
نَفْسٍۢ insanın
مَّا kazandığı
كَسَبَتْ it earned
وَهُمْ ve onların
لَا asla
يُظْلَمُونَ zulme uğratılmadığı
25
3:26
قُلِ de ki
ٱللَّهُمَّ Allah'ım
مَـٰلِكَ sahibisin
ٱلْمُلْكِ mülkün
تُؤْتِى sen verirsin
ٱلْمُلْكَ mülkü
مَن kimseye
تَشَآءُ dilediğin
وَتَنزِعُ ve alırsın
ٱلْمُلْكَ mülkü
مِمَّن kimseden
تَشَآءُ dilediğin
وَتُعِزُّ ve yükseltirsin
مَن kimseyi
تَشَآءُ dilediğin
وَتُذِلُّ ve alçaltırsın
مَن kimseyi
تَشَآءُ ۖ dilediğini
بِيَدِكَ senin elindedir
ٱلْخَيْرُ ۖ hayır (mal iyilik)'
إِنَّكَ şüphesiz sen
عَلَىٰ her
كُلِّ every
شَىْءٍۢ şeye
قَدِيرٌۭ kadirsin
26
3:27
تُولِجُ sokarsın
ٱلَّيْلَ geceyi
فِى gündüze
ٱلنَّهَارِ the day
وَتُولِجُ ve sokarsın
ٱلنَّهَارَ gündüzü
فِى geceye
ٱلَّيْلِ ۖ the night
وَتُخْرِجُ ve çıkarırsın
ٱلْحَىَّ diriyi
مِنَ ölüden
ٱلْمَيِّتِ the dead
وَتُخْرِجُ ve çıkarırsın
ٱلْمَيِّتَ ölüyü
مِنَ diriden
ٱلْحَىِّ ۖ the living
وَتَرْزُقُ ve rızıklandırırsın
مَن kimseyi
تَشَآءُ dilediğin
بِغَيْرِ olmaksızın
حِسَابٍۢ hesap
27
3:28
لَّا edinmesin
يَتَّخِذِ take
ٱلْمُؤْمِنُونَ Mü'minler
ٱلْكَـٰفِرِينَ kafirleri
أَوْلِيَآءَ dost
مِن bırakıp
دُونِ instead of
ٱلْمُؤْمِنِينَ ۖ inananları
وَمَن ve kim
يَفْعَلْ yaparsa
ذَٰلِكَ böyle
فَلَيْسَ kalmaz (değildir)
مِنَ Allah ile
ٱللَّهِ Allah
فِى bir şey (dostluğu)
شَىْءٍ anything
إِلَّآ ancak başka
أَن korunmanız
تَتَّقُوا۟ you fear
مِنْهُمْ onlardan
تُقَىٰةًۭ ۗ (gelebilecek) tehlikeden
وَيُحَذِّرُكُمُ ve sizi sakındırır
ٱللَّهُ Allah
نَفْسَهُۥ ۗ kendisin(in emirlerine karşı gelmek)den
وَإِلَى ve Allah'adır
ٱللَّهِ Allah
ٱلْمَصِيرُ dönüş
28
3:29
قُلْ de ki
إِن eğer
تُخْفُوا۟ gizleseniz
مَا olanı
فِى göğüslerinizde
صُدُورِكُمْ your breasts
أَوْ veya
تُبْدُوهُ açığa vursanız onu
يَعْلَمْهُ onu bilir
ٱللَّهُ ۗ Allah
وَيَعْلَمُ ve bilir
مَا olanı
فِى göklerde
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ the heavens
وَمَا ve olanı
فِى yerde
ٱلْأَرْضِ ۗ yeryüzü
وَٱللَّهُ Allah
عَلَىٰ her
كُلِّ every
شَىْءٍۢ şeye
قَدِيرٌۭ kadirdir
29
3:30
يَوْمَ O gün
تَجِدُ bulacaktır
كُلُّ her
نَفْسٍۢ nefis
مَّا şeyleri
عَمِلَتْ yaptığı
مِنْ hayırdan
خَيْرٍۢ good
مُّحْضَرًۭا hazır
وَمَا ve şeyleri
عَمِلَتْ işlediği
مِن kötülükten
سُوٓءٍۢ evil
تَوَدُّ ister
لَوْ keşke olsa
أَنَّ onunla (kötülükle)
بَيْنَهَا between itself
وَبَيْنَهُۥٓ kendisi arasında
أَمَدًۢا bir mesafe
بَعِيدًۭا ۗ uzak
وَيُحَذِّرُكُمُ ve sizi sakındırıyor
ٱللَّهُ Allah
نَفْسَهُۥ ۗ kendisin(in emirlerine karşı gelmek)den
وَٱللَّهُ Allah
رَءُوفٌۢ şefkatlidir
بِٱلْعِبَادِ kulllarına
30
3:31
قُلْ de ki
إِن eğer
كُنتُمْ siz
تُحِبُّونَ seviyorsanız
ٱللَّهَ Allah'ı
فَٱتَّبِعُونِى bana uyun ki
يُحْبِبْكُمُ sizi sevsin
ٱللَّهُ Allah da
وَيَغْفِرْ ve bağışlasın
لَكُمْ sizin
ذُنُوبَكُمْ ۗ günahlarınızı
وَٱللَّهُ Allah
غَفُورٌۭ bağışlayandır
رَّحِيمٌۭ esirgeyendir
31
3:32
قُلْ de ki
أَطِيعُوا۟ ita'at edin
ٱللَّهَ Allah'a
وَٱلرَّسُولَ ۖ ve Elçiye
فَإِن eğer
تَوَلَّوْا۟ dönerlerse
فَإِنَّ muhakkak ki
ٱللَّهَ Allah
لَا sevmez
يُحِبُّ love
ٱلْكَـٰفِرِينَ kafirleri
32
3:33
۞ إِنَّ elbette
ٱللَّهَ Allah
ٱصْطَفَىٰٓ seçip üstün kıldı
ءَادَمَ Adem'i
وَنُوحًۭا ve Nuh'u
وَءَالَ ve ailesini
إِبْرَٰهِيمَ İbrahim
وَءَالَ ve ailesini
عِمْرَٰنَ İmran
عَلَى üzerine
ٱلْعَـٰلَمِينَ alemler
33
3:34
ذُرِّيَّةًۢ türeyen nesil(ler)dir
بَعْضُهَا bazısı (birbirinden)
مِنۢ bazısından
بَعْضٍۢ ۗ others
وَٱللَّهُ Allah
سَمِيعٌ işitendir
عَلِيمٌ bilendir
34
3:35
إِذْ hani
قَالَتِ demişti ki
ٱمْرَأَتُ karısı
عِمْرَٰنَ İmran'ın
رَبِّ Rabbim
إِنِّى şüphesiz ben
نَذَرْتُ adadım
لَكَ sana
مَا olanı
فِى karnımda
بَطْنِى my womb
مُحَرَّرًۭا tam hür olarak
فَتَقَبَّلْ kabul buyur
مِنِّىٓ ۖ benden
إِنَّكَ şüphesiz
أَنتَ sen
ٱلسَّمِيعُ işitensin
ٱلْعَلِيمُ bilensin
35
3:36
فَلَمَّا ne zaman ki
وَضَعَتْهَا onu doğurunca
قَالَتْ şöyle söyledi
رَبِّ Rabbim
إِنِّى şüphesiz ben
وَضَعْتُهَآ onu doğurdum
أُنثَىٰ bir kız
وَٱللَّهُ Allah
أَعْلَمُ bilirken
بِمَا (onun) ne
وَضَعَتْ doğurduğunu
وَلَيْسَ ve değildir
ٱلذَّكَرُ erkek
كَٱلْأُنثَىٰ ۖ kız gibi
وَإِنِّى doğrusu ben
سَمَّيْتُهَا ona adını verdim
مَرْيَمَ Meryem
وَإِنِّىٓ şüphesiz ben
أُعِيذُهَا onu ısmarlıyorum
بِكَ sana
وَذُرِّيَّتَهَا ve soyunu
مِنَ şeytan(ın şerri)nden
ٱلشَّيْطَـٰنِ the Shaitaan
ٱلرَّجِيمِ kovulmuş
36
3:37
فَتَقَبَّلَهَا kabul buyurdu onu
رَبُّهَا Rabbi
بِقَبُولٍ kabulle (şekilde)
حَسَنٍۢ güzel bir
وَأَنۢبَتَهَا ve onu yetiştirdi
نَبَاتًا bir bitki (gibi)
حَسَنًۭا güzel
وَكَفَّلَهَا ve onun bakımını üstlendi
زَكَرِيَّا ۖ Zekeriyya da
كُلَّمَا her
دَخَلَ girdiğinde
عَلَيْهَا onun yanına
زَكَرِيَّا Zekeriyya
ٱلْمِحْرَابَ mihraba
وَجَدَ bulurdu
عِندَهَا yanında
رِزْقًۭا ۖ bir rızık
قَالَ derdi
يَـٰمَرْيَمُ Ey Meryem
أَنَّىٰ nereden?
لَكِ sana
هَـٰذَا ۖ bu
قَالَتْ (O da) derdi
هُوَ Bu
مِنْ katından
عِندِ from
ٱللَّهِ ۖ Allah
إِنَّ şüphesiz
ٱللَّهَ Allah
يَرْزُقُ rızık verir
مَن kimseye
يَشَآءُ dilediği
بِغَيْرِ olmaksızın
حِسَابٍ hesap
37
3:38
هُنَالِكَ orada
دَعَا du'a etti
زَكَرِيَّا Zekeriyya
رَبَّهُۥ ۖ Rabbine
قَالَ dedi ki
رَبِّ Rabbim
هَبْ ver
لِى bana
مِن katından
لَّدُنكَ Yourself
ذُرِّيَّةًۭ bir nesil
طَيِّبَةً ۖ temiz
إِنَّكَ şüphesiz sen
سَمِيعُ işitensin
ٱلدُّعَآءِ du'ayı
38
3:39
فَنَادَتْهُ ona seslendiler
ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ melekler
وَهُوَ ve O (Zekeriyya)
قَآئِمٌۭ durup
يُصَلِّى namaz kılarken
فِى mabedde
ٱلْمِحْرَابِ the prayer chamber
أَنَّ şüphesiz
ٱللَّهَ Allah
يُبَشِّرُكَ sana müjdeler
بِيَحْيَىٰ Yahya'yı
مُصَدِّقًۢا doğrulayıcı
بِكَلِمَةٍۢ bir kelimeyi
مِّنَ Allahtan
ٱللَّهِ Allah
وَسَيِّدًۭا ve efendi
وَحَصُورًۭا ve nefsine hakim
وَنَبِيًّۭا ve bir peygamber olacak
مِّنَ iyilerden
ٱلصَّـٰلِحِينَ the righteous
39
3:40
قَالَ dedi ki
رَبِّ Rabbim
أَنَّىٰ nasıl?
يَكُونُ olur
لِى benim
غُلَـٰمٌۭ oğlum
وَقَدْ halbuki
بَلَغَنِىَ bana gelip çatmış
ٱلْكِبَرُ ihtiyarlık
وَٱمْرَأَتِى ve karım da
عَاقِرٌۭ ۖ kısırken
قَالَ (Allah) dedi
كَذَٰلِكَ öyle (ama)
ٱللَّهُ Allah
يَفْعَلُ yapar
مَا şeyi
يَشَآءُ dilediği
40
3:41
قَالَ dedi di
رَبِّ Rabbim
ٱجْعَل o halde ver
لِّىٓ bana
ءَايَةًۭ ۖ bir alamet
قَالَ (Allah) dedi ki
ءَايَتُكَ senin alametin
أَلَّا konuşamamandır
تُكَلِّمَ you will speak
ٱلنَّاسَ insanlarla
ثَلَـٰثَةَ üç
أَيَّامٍ gün
إِلَّا başka
رَمْزًۭا ۗ işaretten
وَٱذْكُر ve an
رَّبَّكَ Rabbini
كَثِيرًۭا çok
وَسَبِّحْ ve (O'nu) tesbih et
بِٱلْعَشِىِّ akşam
وَٱلْإِبْكَـٰرِ ve sabah
41
3:42
وَإِذْ bir zaman
قَالَتِ demişti ki
ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ Melekler
يَـٰمَرْيَمُ Ey Meryem
إِنَّ şüphesiz
ٱللَّهَ Allah
ٱصْطَفَىٰكِ seni seçti
وَطَهَّرَكِ ve temizledi
وَٱصْطَفَىٰكِ ve seni üstün kıldı
عَلَىٰ üzerine
نِسَآءِ kadınları
ٱلْعَـٰلَمِينَ dünyaların
42
3:43
يَـٰمَرْيَمُ Ey Meryem
ٱقْنُتِى divan dur
لِرَبِّكِ Rabbine
وَٱسْجُدِى ve secde et
وَٱرْكَعِى ve (huzurunda) eğil
مَعَ beraber
ٱلرَّٰكِعِينَ eğilenlerle
43
3:44
ذَٰلِكَ bunlar
مِنْ haberlerindendir
أَنۢبَآءِ (the) news
ٱلْغَيْبِ görünmez alemin
نُوحِيهِ vahyettiğimiz
إِلَيْكَ ۚ sana
وَمَا sen değildin
كُنتَ you were
لَدَيْهِمْ onların yanında
إِذْ zaman
يُلْقُونَ attıkları
أَقْلَـٰمَهُمْ (kur'a) oklarını
أَيُّهُمْ hangisi
يَكْفُلُ kefil olacak (diye)
مَرْيَمَ Meryem'e
وَمَا sen değildin
كُنتَ you were
لَدَيْهِمْ yanlarında
إِذْ zaman
يَخْتَصِمُونَ birbirleriyle çekiştikleri
44
3:45
إِذْ hani
قَالَتِ demişti
ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ Melekler
يَـٰمَرْيَمُ Ey Meryem
إِنَّ şüphesiz
ٱللَّهَ Allah
يُبَشِّرُكِ seni müjdeliyor
بِكَلِمَةٍۢ bir kelime ile
مِّنْهُ kendisinden
ٱسْمُهُ onun adı
ٱلْمَسِيحُ Mesih'dir
عِيسَى Îsa
ٱبْنُ oğlu
مَرْيَمَ Meryem
وَجِيهًۭا yüzdedir (şereflidir)
فِى dünyada
ٱلدُّنْيَا the world
وَٱلْـَٔاخِرَةِ ve ahirette
وَمِنَ ve (Allah'a) yakın olanlardandır
ٱلْمُقَرَّبِينَ those brought near (to Allah)
45
3:46
وَيُكَلِّمُ ve konuşacak
ٱلنَّاسَ insanlara
فِى beşikte
ٱلْمَهْدِ the cradle
وَكَهْلًۭا ve yetişkinlikte
وَمِنَ ve iyilerden olacaktır
ٱلصَّـٰلِحِينَ the righteous
46
3:47
قَالَتْ dedi ki
رَبِّ Rabbim
أَنَّىٰ nasıl
يَكُونُ olur
لِى benim
وَلَدٌۭ çocuğum
وَلَمْ bana dokunmamışken
يَمْسَسْنِى touch(ed) me
بَشَرٌۭ ۖ bir beşer
قَالَ dedi
كَذَٰلِكِ böyledir
ٱللَّهُ Allah
يَخْلُقُ yaratır
مَا şeyi
يَشَآءُ ۚ dilediği
إِذَا zaman
قَضَىٰٓ istediği
أَمْرًۭا bir şey(in olmasını)
فَإِنَّمَا sadece
يَقُولُ der
لَهُۥ ona
كُن ol'
فَيَكُونُ o da oluverir
47
3:48
وَيُعَلِّمُهُ ve ona öğretecektir
ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı
وَٱلْحِكْمَةَ ve Hikmeti
وَٱلتَّوْرَىٰةَ ve Tevrat'ı
وَٱلْإِنجِيلَ ve İncil'i
48
3:49
وَرَسُولًا ve bir elçi (şöyle diyen)
إِلَىٰ oğullarına
بَنِىٓ (the) Children
إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail
أَنِّى ben
قَدْ doğrusu
جِئْتُكُم size getirdim
بِـَٔايَةٍۢ bir mu'cize
مِّن Rabbinizden
رَّبِّكُمْ ۖ your Lord
أَنِّىٓ ben
أَخْلُقُ yaratırım
لَكُم sizin için
مِّنَ çamurdan
ٱلطِّينِ [the] clay
كَهَيْـَٔةِ şeklinde bir şey
ٱلطَّيْرِ kuş
فَأَنفُخُ üflerim
فِيهِ ona
فَيَكُونُ hemen oluverir
طَيْرًۢا bir kuş
بِإِذْنِ izniyle
ٱللَّهِ ۖ Allah'ın
وَأُبْرِئُ ve iyileştiririm
ٱلْأَكْمَهَ körü
وَٱلْأَبْرَصَ ve alacalıyı
وَأُحْىِ ve diriltirim
ٱلْمَوْتَىٰ ölüleri
بِإِذْنِ izniyle
ٱللَّهِ ۖ Allah'ın
وَأُنَبِّئُكُم ve size haber veririm
بِمَا ne
تَأْكُلُونَ yediğinizi
وَمَا ve ne
تَدَّخِرُونَ biriktirdiğinizi
فِى evlerinizde
بُيُوتِكُمْ ۚ your houses
إِنَّ elbette
فِى bunda
ذَٰلِكَ that
لَـَٔايَةًۭ bir ibret vardır
لَّكُمْ sizin için
إِن eğer
كُنتُم iseniz
مُّؤْمِنِينَ inanıyor
49
3:50
وَمُصَدِّقًۭا ve doğrulayıcı olarak
لِّمَا şeyi
بَيْنَ benden önce gelen
يَدَىَّ before me
مِنَ Tevrat'ı
ٱلتَّوْرَىٰةِ the Taurat
وَلِأُحِلَّ ve helal kılmak için
لَكُم size
بَعْضَ bazı
ٱلَّذِى şeyleri
حُرِّمَ haram kılınan
عَلَيْكُمْ ۚ size
وَجِئْتُكُم ve size getirdim
بِـَٔايَةٍۢ bir mu'cize
مِّن Rabbinizden
رَّبِّكُمْ your Lord
فَٱتَّقُوا۟ o halde korkun
ٱللَّهَ Allah'tan
وَأَطِيعُونِ ve bana ita'at edin
50
3:51
إِنَّ şüphesiz
ٱللَّهَ Allah
رَبِّى benim Rabbimdir
وَرَبُّكُمْ ve sizin de Rabbinizdir
فَٱعْبُدُوهُ ۗ O'na kulluk edin
هَـٰذَا budur
صِرَٰطٌۭ yol
مُّسْتَقِيمٌۭ doğru
51
3:52
۞ فَلَمَّآ ne zaman ki
أَحَسَّ sezdi
عِيسَىٰ Îsa
مِنْهُمُ onlardan
ٱلْكُفْرَ inkarı
قَالَ dedi ki
مَنْ kimler
أَنصَارِىٓ bana yardımcı olacak
إِلَى (yolunda)
ٱللَّهِ ۖ Allah
قَالَ dediler
ٱلْحَوَارِيُّونَ Havariler
نَحْنُ Biz
أَنصَارُ yardımcılarıyız
ٱللَّهِ Allah(yolun)un
ءَامَنَّا inandık
بِٱللَّهِ Allah'a
وَٱشْهَدْ şahid ol
بِأَنَّا biz
مُسْلِمُونَ müslümanlarız
52
3:53
رَبَّنَآ Rabbimiz
ءَامَنَّا inandık
بِمَآ şeye
أَنزَلْتَ senin indirdiğin
وَٱتَّبَعْنَا ve uyduk
ٱلرَّسُولَ elçiye
فَٱكْتُبْنَا bizi yaz
مَعَ beraber
ٱلشَّـٰهِدِينَ şahidlerle
53
3:54
وَمَكَرُوا۟ ve tuzak kurdular
وَمَكَرَ ve tuzak kurdu
ٱللَّهُ ۖ Allah da
وَٱللَّهُ çünkü Allah
خَيْرُ en iyi
ٱلْمَـٰكِرِينَ tuzak kurandır
54
3:55
إِذْ hani
قَالَ demişti
ٱللَّهُ Allah
يَـٰعِيسَىٰٓ Ey Îsa
إِنِّى elbette ben
مُتَوَفِّيكَ senin canını alacağım
وَرَافِعُكَ ve seni yükselteceğim
إِلَىَّ bana
وَمُطَهِّرُكَ ve seni temizleyeceğim
مِنَ kimselerden
ٱلَّذِينَ onlar ki
كَفَرُوا۟ inkar eden
وَجَاعِلُ ve tutacağım
ٱلَّذِينَ kimseleri
ٱتَّبَعُوكَ sana uyan
فَوْقَ üstünde
ٱلَّذِينَ kimselerim
كَفَرُوٓا۟ inkar eden
إِلَىٰ kadar
يَوْمِ gününe
ٱلْقِيَـٰمَةِ ۖ kıyamet
ثُمَّ sonra
إِلَىَّ bana olacaktır
مَرْجِعُكُمْ dönüşünüz
فَأَحْكُمُ ben hükmedeceğim
بَيْنَكُمْ aranızda
فِيمَا şeyler (hakkında)
كُنتُمْ sizin
فِيهِ onda
تَخْتَلِفُونَ ayrılığa düştüğünüz
55
3:56
فَأَمَّا gelince
ٱلَّذِينَ kimselere
كَفَرُوا۟ inkar eden
فَأُعَذِّبُهُمْ onlara azabedeceğim
عَذَابًۭا azapla
شَدِيدًۭا şiddetli
فِى dünyada da
ٱلدُّنْيَا the world
وَٱلْـَٔاخِرَةِ ve ahirette de
وَمَا olmayacaktır
لَهُم onların
مِّن hiçbir
نَّـٰصِرِينَ yardımcıları da
56
3:57
وَأَمَّا gelince
ٱلَّذِينَ kimselere
ءَامَنُوا۟ inanan
وَعَمِلُوا۟ ve yapanlara
ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi şeyler
فَيُوَفِّيهِمْ (Allah) tam olarak verecektir
أُجُورَهُمْ ۗ mükafatlarını
وَٱللَّهُ Allah
لَا sevmez
يُحِبُّ love
ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimleri
57
3:58
ذَٰلِكَ işte bu
نَتْلُوهُ okuduğumuz
عَلَيْكَ sana
مِنَ ayetlerden
ٱلْـَٔايَـٰتِ the Verses
وَٱلذِّكْرِ ve Zikir(Kitap)dandır
ٱلْحَكِيمِ hikmetli
58
3:59
إِنَّ şüphesiz
مَثَلَ durumu
عِيسَىٰ Îsa'nın
عِندَ yanında
ٱللَّهِ Allah'ın
كَمَثَلِ durumu gibidir
ءَادَمَ ۖ Adem'in
خَلَقَهُۥ Onu yarattı
مِن topraktan
تُرَابٍۢ dust
ثُمَّ sonra
قَالَ dedi ki
لَهُۥ ona
كُن Ol!
فَيَكُونُ ve oldu
59
3:60
ٱلْحَقُّ (Bu) gerçektir'
مِن Rabbinden (gelen)
رَّبِّكَ your Lord
فَلَا öyle ise olma
تَكُن be
مِّنَ kuşkulananlardan
ٱلْمُمْتَرِينَ the doubters
60
3:61
فَمَنْ kim
حَآجَّكَ seninle tartışmaya kalkarsa
فِيهِ oun hakkında
مِنۢ sonra
بَعْدِ after
مَا şeylerden
جَآءَكَ sana gelen
مِنَ ilimden
ٱلْعِلْمِ the knowledge
فَقُلْ de ki
تَعَالَوْا۟ gelin
نَدْعُ çağıralım
أَبْنَآءَنَا oğullarımızı
وَأَبْنَآءَكُمْ ve oğullarınızı
وَنِسَآءَنَا ve kadınlarımızı;
وَنِسَآءَكُمْ ve kadınlarınızı
وَأَنفُسَنَا ve kendimizi
وَأَنفُسَكُمْ ve kendinizi
ثُمَّ sonra
نَبْتَهِلْ gönülden la'netle du'a edelim de
فَنَجْعَل atalım (kılalım)
لَّعْنَتَ la'netini
ٱللَّهِ Allah'ın
عَلَى üstüne
ٱلْكَـٰذِبِينَ yalancıların
61
3:62
إِنَّ şüphesiz
هَـٰذَا budur
لَهُوَ (Îsa hakkındaki) o
ٱلْقَصَصُ kıssa (öykü)
ٱلْحَقُّ ۚ gerçek
وَمَا yoktur
مِنْ hiçbir
إِلَـٰهٍ tanrı
إِلَّا başka
ٱللَّهُ ۚ Allah'tan
وَإِنَّ ve elbette
ٱللَّهَ Allah
لَهُوَ O
ٱلْعَزِيزُ azizdir (kesin galib)
ٱلْحَكِيمُ hüküm ve hikmet sahibidir
62
3:63
فَإِن eğer
تَوَلَّوْا۟ dönerlerse
فَإِنَّ muhakkak ki
ٱللَّهَ Allah
عَلِيمٌۢ bilir
بِٱلْمُفْسِدِينَ bozguncuları
63
3:64
قُلْ de ki
يَـٰٓأَهْلَ Ey ehli
ٱلْكِتَـٰبِ Kitap
تَعَالَوْا۟ gelin
إِلَىٰ bir kelimeye
كَلِمَةٍۢ a word
سَوَآءٍۭ eşit olan
بَيْنَنَا bizim aramızda
وَبَيْنَكُمْ ve sizin aranızda
أَلَّا ibadet etmeyelim
نَعْبُدَ we worship
إِلَّا başkasına
ٱللَّهَ Allah'tan
وَلَا ortak koşmayalım
نُشْرِكَ we associate partners
بِهِۦ O'na
شَيْـًۭٔا hiçbirşeyi
وَلَا edinmeyelim
يَتَّخِذَ take
بَعْضُنَا bazımız
بَعْضًا bazımızı
أَرْبَابًۭا tanrılar
مِّن başka
دُونِ besides
ٱللَّهِ ۚ Allah'tan
فَإِن eğer
تَوَلَّوْا۟ yüz çevirirlerse
فَقُولُوا۟ deyin
ٱشْهَدُوا۟ şahid olun
بِأَنَّا şüphesiz biz
مُسْلِمُونَ müslümanlarız
64
3:65
يَـٰٓأَهْلَ ey ehli
ٱلْكِتَـٰبِ Kitap
لِمَ neden
تُحَآجُّونَ tartışıyorsunuz
فِىٓ hakkında
إِبْرَٰهِيمَ İbrahim
وَمَآ oysa indirilmiştir
أُنزِلَتِ was revealed
ٱلتَّوْرَىٰةُ Tevrat
وَٱلْإِنجِيلُ ve İncil
إِلَّا ancak
مِنۢ ondan sonra
بَعْدِهِۦٓ ۚ after him
أَفَلَا düşünmüyor musunuz?
تَعْقِلُونَ you use your intellect
65
3:66
هَـٰٓأَنتُمْ işte siz
هَـٰٓؤُلَآءِ böylesiniz
حَـٰجَجْتُمْ tartışıyorsunuz
فِيمَا olan şey
لَكُم sizin
بِهِۦ onun (hakkında)
عِلْمٌۭ biraz bilginiz
فَلِمَ ama neden?
تُحَآجُّونَ tartışıyorsunuz
فِيمَا hakkında
لَيْسَ olmayan
لَكُم sizin
بِهِۦ onun (hakkında)
عِلْمٌۭ ۚ bilginiz
وَٱللَّهُ Allah
يَعْلَمُ bilir
وَأَنتُمْ ve siz
لَا bilmezsiniz
تَعْلَمُونَ know
66
3:67
مَا değildi
كَانَ was
إِبْرَٰهِيمُ İbrahim
يَهُودِيًّۭا yahudi
وَلَا ne de
نَصْرَانِيًّۭا hıristiyan
وَلَـٰكِن fakat
كَانَ idi
حَنِيفًۭا dosdoğru
مُّسْلِمًۭا bir müslüman
وَمَا ve değildi
كَانَ he was
مِنَ müşriklerden
ٱلْمُشْرِكِينَ the polytheists
67
3:68
إِنَّ doğrusu
أَوْلَى en yakın olanı
ٱلنَّاسِ insanların
بِإِبْرَٰهِيمَ İbrahim'e
لَلَّذِينَ kimselerdir
ٱتَّبَعُوهُ ona uyan(lar)
وَهَـٰذَا ve bu
ٱلنَّبِىُّ peygamber
وَٱلَّذِينَ ve kimselerdir
ءَامَنُوا۟ ۗ inanan(lar)
وَٱللَّهُ Allah da
وَلِىُّ dostudur
ٱلْمُؤْمِنِينَ mü'minlerin
68
3:69
وَدَّت istedi ki
طَّآئِفَةٌۭ bir grup
مِّنْ ehlinden
أَهْلِ (the) People
ٱلْكِتَـٰبِ Kitap
لَوْ eğer
يُضِلُّونَكُمْ sizi saptırsınlar
وَمَا oysa
يُضِلُّونَ saptırıyorlar
إِلَّآ sadece
أَنفُسَهُمْ kendilerini
وَمَا farkında değiller
يَشْعُرُونَ they perceive
69
3:70
يَـٰٓأَهْلَ Ey ehli
ٱلْكِتَـٰبِ Kitap
لِمَ niçin?
تَكْفُرُونَ inkar ediyorsunuz
بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini
ٱللَّهِ Allah'ın
وَأَنتُمْ ve siz
تَشْهَدُونَ (gerçeği) gördüğünüz halde
70
3:71
يَـٰٓأَهْلَ Ey ehli
ٱلْكِتَـٰبِ Kitap
لِمَ niçin
تَلْبِسُونَ karıştırıyorsunuz
ٱلْحَقَّ hakkı
بِٱلْبَـٰطِلِ batılla
وَتَكْتُمُونَ ve gizliyorsunuz
ٱلْحَقَّ gerçeği
وَأَنتُمْ ve siz
تَعْلَمُونَ bildiğiniz halde
71
3:72
وَقَالَت ve dedi ki
طَّآئِفَةٌۭ bir grup
مِّنْ ehlinden
أَهْلِ (the) People
ٱلْكِتَـٰبِ Kitap
ءَامِنُوا۟ inanın
بِٱلَّذِىٓ olana
أُنزِلَ indirilmiş
عَلَى üzerine
ٱلَّذِينَ kimseler
ءَامَنُوا۟ inanan(lara)
وَجْهَ önünde
ٱلنَّهَارِ günün
وَٱكْفُرُوٓا۟ ve inkar edin
ءَاخِرَهُۥ sonunda
لَعَلَّهُمْ belki onlar
يَرْجِعُونَ dönerler
72
3:73
وَلَا ve güvenmeyin
تُؤْمِنُوٓا۟ believe
إِلَّا başkasına
لِمَن kimseden
تَبِعَ uyan
دِينَكُمْ sizin dininize
قُلْ de ki
إِنَّ şüphesiz
ٱلْهُدَىٰ Hidayet
هُدَى hidayetidir
ٱللَّهِ Allah'ın
أَن verilmesinden (mi?)
يُؤْتَىٰٓ is given
أَحَدٌۭ birine
مِّثْلَ benzerinin
مَآ şeyin
أُوتِيتُمْ size verilen
أَوْ veya
يُحَآجُّوكُمْ (aleyhinize) deliller getireceklerinden (mi?)
عِندَ huzurunda
رَبِّكُمْ ۗ Rabbinizin
قُلْ de ki
إِنَّ şüphesiz
ٱلْفَضْلَ Lutuf
بِيَدِ elindedir
ٱللَّهِ Allah'ın
يُؤْتِيهِ onu verir
مَن kimseye
يَشَآءُ ۗ dilediği
وَٱللَّهُ Allah'ın
وَٰسِعٌ (lutfu) geniştir
عَلِيمٌۭ (O her şeyi) bilendir
73
3:74
يَخْتَصُّ has kılar
بِرَحْمَتِهِۦ Rahmetini
مَن kimseye
يَشَآءُ ۗ dilediği
وَٱللَّهُ Allah
ذُو sahibidir
ٱلْفَضْلِ lutuf ve ikram
ٱلْعَظِيمِ büyük
74
3:75
۞ وَمِنْ ehlinden
أَهْلِ (the) People
ٱلْكِتَـٰبِ Kitap
مَنْ öylesi (vardır ki)
إِن eğer
تَأْمَنْهُ ona emanet bıraksan
بِقِنطَارٍۢ yüklerle mal
يُؤَدِّهِۦٓ onu öder
إِلَيْكَ sana
وَمِنْهُم ve onlardan
مَّنْ öylesi (de vardır ki)
إِن eğer
تَأْمَنْهُ ona versen
بِدِينَارٍۢ bir dinar
لَّا onu ödemez
يُؤَدِّهِۦٓ he will return it
إِلَيْكَ sana
إِلَّا başka türlü
مَا sürekli
دُمْتَ you keep constantly
عَلَيْهِ başına
قَآئِمًۭا ۗ dikilmeden
ذَٰلِكَ bu
بِأَنَّهُمْ onların (içindir)
قَالُوا۟ dedikleri
لَيْسَ yoktur
عَلَيْنَا bize
فِى karşı
ٱلْأُمِّيِّـۧنَ ümmilere
سَبِيلٌۭ bir yol (sorumluluk)
وَيَقُولُونَ ve söylüyorlar
عَلَى karşı
ٱللَّهِ Allah'a
ٱلْكَذِبَ yalan
وَهُمْ ve onlar
يَعْلَمُونَ bile bile
75
3:76
بَلَىٰ Hayır
مَنْ kim
أَوْفَىٰ yerine getirir
بِعَهْدِهِۦ sözünü
وَٱتَّقَىٰ ve (günahtan) korunursa
فَإِنَّ şüphesiz
ٱللَّهَ Allah (da)
يُحِبُّ sever
ٱلْمُتَّقِينَ korunanları
76
3:77
إِنَّ şüphesiz
ٱلَّذِينَ kimseler (var ya)
يَشْتَرُونَ satanlar
بِعَهْدِ verdikleri sözü
ٱللَّهِ Allah'a
وَأَيْمَـٰنِهِمْ ve yeminlerini
ثَمَنًۭا paraya
قَلِيلًا az bir
أُو۟لَـٰٓئِكَ işte
لَا yoktur
خَلَـٰقَ bir payı
لَهُمْ onların
فِى ahirette
ٱلْـَٔاخِرَةِ the Hereafter
وَلَا onlara konuşmayacak
يُكَلِّمُهُمُ will speak to them
ٱللَّهُ Allah
وَلَا bakmayacak
يَنظُرُ look
إِلَيْهِمْ onlara
يَوْمَ günü
ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet
وَلَا ve onları yüceltmeyecektir
يُزَكِّيهِمْ purify them
وَلَهُمْ ve onlar için vardır
عَذَابٌ bir azab
أَلِيمٌۭ acıklı
77
3:78
وَإِنَّ ve şüphesiz
مِنْهُمْ onlardan
لَفَرِيقًۭا bir grup (var ki)
يَلْوُۥنَ eğip bükerler
أَلْسِنَتَهُم dillerini
بِٱلْكِتَـٰبِ Kitapla
لِتَحْسَبُوهُ siz sanasınız diye
مِنَ Kitaptan
ٱلْكِتَـٰبِ the Book
وَمَا (halbuki) yoktur
هُوَ o
مِنَ Kitapta
ٱلْكِتَـٰبِ the Book
وَيَقُولُونَ ve derler
هُوَ o
مِنْ katındandır
عِندِ from
ٱللَّهِ Allah
وَمَا oysa değildir
هُوَ o
مِنْ katından
عِندِ from
ٱللَّهِ Allah
وَيَقُولُونَ ve söylerler
عَلَى karşı
ٱللَّهِ Allah'a
ٱلْكَذِبَ yalan
وَهُمْ ve onlar
يَعْلَمُونَ bile bile
78
3:79
مَا mümkün değildir
كَانَ is
لِبَشَرٍ hiçbir insanın
أَن ona vermesinden (sonra)
يُؤْتِيَهُ gives him
ٱللَّهُ Allah
ٱلْكِتَـٰبَ Kitap
وَٱلْحُكْمَ hüküm (hikmet)
وَٱلنُّبُوَّةَ ve peygamberlik
ثُمَّ sonra (o kalksın)
يَقُولَ demesi
لِلنَّاسِ insanlara
كُونُوا۟ olun
عِبَادًۭا kul(lar)
لِّى bana
مِن bırakıp
دُونِ besides
ٱللَّهِ Allah'ı
وَلَـٰكِن fakat (der ki)
كُونُوا۟ olun
رَبَّـٰنِيِّـۧنَ Rabbe halis kullar
بِمَا şeyler gereğince
كُنتُمْ olduğunuz
تُعَلِّمُونَ okuyor
ٱلْكِتَـٰبَ Kitap
وَبِمَا ve
كُنتُمْ olduğunuz
تَدْرُسُونَ öğretiyor
79
3:80
وَلَا ve size emretmez
يَأْمُرَكُمْ he will order you
أَن diye
تَتَّخِذُوا۟ edinin
ٱلْمَلَـٰٓئِكَةَ Melekleri
وَٱلنَّبِيِّـۧنَ ve peygamberleri
أَرْبَابًا ۗ tanrılar
أَيَأْمُرُكُم size emreder mi?
بِٱلْكُفْرِ inkar etmeyi
بَعْدَ sonra
إِذْ olduktan
أَنتُم siz
مُّسْلِمُونَ müslümanlar
80
3:81
وَإِذْ ve ne zaman
أَخَذَ almıştı
ٱللَّهُ Allah
مِيثَـٰقَ şöyle söz
ٱلنَّبِيِّـۧنَ peygamberlerden
لَمَآ elbette
ءَاتَيْتُكُم size verdim
مِّن Kitap
كِتَـٰبٍۢ (the) Book
وَحِكْمَةٍۢ ve hikmet
ثُمَّ sonra
جَآءَكُمْ geldiğinde
رَسُولٌۭ bir peygamber
مُّصَدِّقٌۭ doğrulayıcı
لِّمَا bulunan(Kitap)ı
مَعَكُمْ yanınızda
لَتُؤْمِنُنَّ mutlaka inanacak
بِهِۦ ona
وَلَتَنصُرُنَّهُۥ ۚ ve ona mutlaka yardım edeceksiniz
قَالَ demişti
ءَأَقْرَرْتُمْ bunu kabul ettiniz mi?
وَأَخَذْتُمْ ve aldınız mı?
عَلَىٰ üzerinize
ذَٰلِكُمْ bu hususta
إِصْرِى ۖ ağır ahdimi
قَالُوٓا۟ dediler
أَقْرَرْنَا ۚ kabul ettik
قَالَ dedi
فَٱشْهَدُوا۟ o halde tanık olun
وَأَنَا۠ ben de
مَعَكُم sizinle beraber
مِّنَ tanık olanlardanım
ٱلشَّـٰهِدِينَ the witnesses
81
3:82
فَمَن artık kim
تَوَلَّىٰ dönerse
بَعْدَ sonra
ذَٰلِكَ bundan
فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte
هُمُ onlar
ٱلْفَـٰسِقُونَ fasıklardır
82
3:83
أَفَغَيْرَ başkasını mı
دِينِ dininden
ٱللَّهِ Allah'ın
يَبْغُونَ arıyorlar
وَلَهُۥٓ oysa O'na
أَسْلَمَ teslim olmuştur
مَن olanların hepsi
فِى göklerde
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ the heavens
وَٱلْأَرْضِ ve yerde
طَوْعًۭا isteyerek
وَكَرْهًۭا ve(ya) istemeyerek
وَإِلَيْهِ ve O'na
يُرْجَعُونَ döndürüleceklerdir
83
3:84
قُلْ de ki
ءَامَنَّا inandık
بِٱللَّهِ Allah'a
وَمَآ şeye
أُنزِلَ indirilen
عَلَيْنَا bize
وَمَآ ve şeye
أُنزِلَ indirilen
عَلَىٰٓ İbrahim'e
إِبْرَٰهِيمَ Ibrahim
وَإِسْمَـٰعِيلَ ve İsma'il'e
وَإِسْحَـٰقَ ve İshak'a
وَيَعْقُوبَ ve Ya'kub'a
وَٱلْأَسْبَاطِ ve sıbtlara
وَمَآ ve şeye
أُوتِىَ verilen
مُوسَىٰ Musa'ya
وَعِيسَىٰ ve Îsa'ya
وَٱلنَّبِيُّونَ ve peygamberlere
مِن tarafından
رَّبِّهِمْ Rableri
لَا ayırım yapmayız
نُفَرِّقُ we make distinction
بَيْنَ arasında
أَحَدٍۢ hiçbirinin
مِّنْهُمْ onlar
وَنَحْنُ ve biz
لَهُۥ O'na
مُسْلِمُونَ teslim olanlarız
84
3:85
وَمَن ve kim
يَبْتَغِ ararsa
غَيْرَ başka
ٱلْإِسْلَـٰمِ İslam'dan
دِينًۭا bir din
فَلَن (bilsin ki) asla
يُقْبَلَ (o din) kabul edilmeyecek
مِنْهُ ondan
وَهُوَ ve o
فِى ahirette
ٱلْـَٔاخِرَةِ the Hereafter
مِنَ kaybedenlerden olacaktır
ٱلْخَـٰسِرِينَ the losers
85
3:86
كَيْفَ nasıl
يَهْدِى yol gösterir
ٱللَّهُ Allah
قَوْمًۭا bir topluma
كَفَرُوا۟ inkar eden
بَعْدَ sonra
إِيمَـٰنِهِمْ İman ettikten
وَشَهِدُوٓا۟ ve gördükten
أَنَّ gerçekten
ٱلرَّسُولَ Resul'ün
حَقٌّۭ hak olduğunu
وَجَآءَهُمُ ve kendilerine geldikten
ٱلْبَيِّنَـٰتُ ۚ açık deliller
وَٱللَّهُ Allah
لَا doğru yola iletmez
يَهْدِى guide
ٱلْقَوْمَ toplumu
ٱلظَّـٰلِمِينَ zalim
86
3:87
أُو۟لَـٰٓئِكَ işte
جَزَآؤُهُمْ onların cezası
أَنَّ gerçekten
عَلَيْهِمْ onların üzerine olmasıdır
لَعْنَةَ la'neti
ٱللَّهِ Allah'ın
وَٱلْمَلَـٰٓئِكَةِ ve meleklerin
وَٱلنَّاسِ ve insanların
أَجْمَعِينَ hepsinin
87
3:88
خَـٰلِدِينَ ebedi kalacaklardır
فِيهَا O(la'net)in içinde
لَا hafifletilmeyecek
يُخَفَّفُ will be lightened
عَنْهُمُ onlardan
ٱلْعَذَابُ azab
وَلَا ve onlara
هُمْ they
يُنظَرُونَ fırsat verilmeyecektir
88
3:89
إِلَّا dışında
ٱلَّذِينَ kimseler
تَابُوا۟ tevbe eden
مِنۢ sonra
بَعْدِ after
ذَٰلِكَ ondan
وَأَصْلَحُوا۟ ve uslananlar
فَإِنَّ çünkü
ٱللَّهَ Allah
غَفُورٌۭ çok bağışlayan
رَّحِيمٌ çok esirgeyendir
89
3:90
إِنَّ şüphesiz
ٱلَّذِينَ onlar ki
كَفَرُوا۟ inkar ettiler
بَعْدَ sonra
إِيمَـٰنِهِمْ inandıktan
ثُمَّ sonra
ٱزْدَادُوا۟ arttı
كُفْرًۭا inkarları
لَّن kabul edilmeyecektir
تُقْبَلَ will be accepted
تَوْبَتُهُمْ onların tevbeleri
وَأُو۟لَـٰٓئِكَ ve işte
هُمُ onlar
ٱلضَّآلُّونَ sapıkların ta kendileridir
90
3:91
إِنَّ şüphesiz
ٱلَّذِينَ kimseler
كَفَرُوا۟ inkar eden
وَمَاتُوا۟ ve ölenler
وَهُمْ ve onlar
كُفَّارٌۭ kafir olarak
فَلَن kabul edilmeyecektir
يُقْبَلَ will be accepted
مِنْ hiçbirinden
أَحَدِهِم any one of them
مِّلْءُ dolusu
ٱلْأَرْضِ dünya
ذَهَبًۭا altın
وَلَوِ ve olsa dahi
ٱفْتَدَىٰ fidye vermiş
بِهِۦٓ ۗ onu
أُو۟لَـٰٓئِكَ işte
لَهُمْ onlar için vardır
عَذَابٌ bir azab
أَلِيمٌۭ acıklı
وَمَا ve yoktur
لَهُم onların
مِّن hiçbir
نَّـٰصِرِينَ yardımcıları
91
3:92
لَن asla
تَنَالُوا۟ eremezsiniz
ٱلْبِرَّ iyiliğe
حَتَّىٰ kadar
تُنفِقُوا۟ (Allah için) harcayıncaya
مِمَّا şeylerden
تُحِبُّونَ ۚ sevdiğiniz
وَمَا ve ne ki?
تُنفِقُوا۟ harcarsanız
مِن herhangi bir
شَىْءٍۢ şeyden
فَإِنَّ şüphesiz
ٱللَّهَ Allah
بِهِۦ onu
عَلِيمٌۭ bilir
92
3:93
۞ كُلُّ bütün
ٱلطَّعَامِ yiyecekler
كَانَ idi
حِلًّۭا helal
لِّبَنِىٓ oğullarına
إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail
إِلَّا dışında
مَا şeyler
حَرَّمَ haram kıldığı
إِسْرَٰٓءِيلُ İsrail'in
عَلَىٰ kendisine
نَفْسِهِۦ himself
مِن önce
قَبْلِ before
أَن indirilmeden
تُنَزَّلَ (was) revealed
ٱلتَّوْرَىٰةُ ۗ Tevrat
قُلْ de ki
فَأْتُوا۟ getirin
بِٱلتَّوْرَىٰةِ Tevrat'ı
فَٱتْلُوهَآ ve okuyun
إِن eğer
كُنتُمْ iseniz
صَـٰدِقِينَ doğru
93
3:94
فَمَنِ artık kim
ٱفْتَرَىٰ uydurursa
عَلَى hakkında
ٱللَّهِ Allah
ٱلْكَذِبَ bir yalan
مِنۢ sonra da
بَعْدِ after
ذَٰلِكَ bundan
فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte
هُمُ onlar
ٱلظَّـٰلِمُونَ zalimlerdir
94
3:95
قُلْ de ki
صَدَقَ doğru söyledi
ٱللَّهُ ۗ Allah
فَٱتَّبِعُوا۟ öyle ise uyun
مِلَّةَ dinine
إِبْرَٰهِيمَ İbrahim
حَنِيفًۭا hanif (Allah'ı birleyici) olarak
وَمَا (O) değil
كَانَ idi
مِنَ ortak koşanlardan
ٱلْمُشْرِكِينَ the polytheists
95
3:96
إِنَّ doğrusu
أَوَّلَ ilk
بَيْتٍۢ ev
وُضِعَ (ma'bed olarak) kurulan
لِلنَّاسِ insanlara
لَلَّذِى olandır
بِبَكَّةَ Mekke'de
مُبَارَكًۭا uğur bereketlidir'
وَهُدًۭى ve hidayet kaynağıdır
لِّلْعَـٰلَمِينَ alemlere
96
3:97
فِيهِ onda vardır
ءَايَـٰتٌۢ deliller
بَيِّنَـٰتٌۭ açık açık
مَّقَامُ Makamı
إِبْرَٰهِيمَ ۖ İbrahim'in
وَمَن ve kim
دَخَلَهُۥ ona girse
كَانَ güvene erer
ءَامِنًۭا ۗ safe
وَلِلَّهِ Allah'ın bir hakkıdır
عَلَى üzerinde
ٱلنَّاسِ insanlar
حِجُّ (gidip) haccetmesi
ٱلْبَيْتِ Ev'e
مَنِ herkesin
ٱسْتَطَاعَ gücü yeten
إِلَيْهِ onun
سَبِيلًۭا ۚ yoluna
وَمَن ve kim
كَفَرَ nankörlük ederse
فَإِنَّ şüphesiz
ٱللَّهَ Allah
غَنِىٌّ zengindir
عَنِ bütün alemlerden
ٱلْعَـٰلَمِينَ the universe
97
3:98
قُلْ de ki
يَـٰٓأَهْلَ Ey ehli
ٱلْكِتَـٰبِ Kitap
لِمَ neden?
تَكْفُرُونَ inkar ediyorsunuz
بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini
ٱللَّهِ Allah'ın
وَٱللَّهُ Allah
شَهِيدٌ tanık iken
عَلَىٰ şeylere
مَا what
تَعْمَلُونَ yaptığınız
98
3:99
قُلْ de ki
يَـٰٓأَهْلَ Ey ehli
ٱلْكِتَـٰبِ Kitap
لِمَ niçin?
تَصُدُّونَ çevirmeğe çalışıyorsunuz
عَن yolundan
سَبِيلِ (the) way
ٱللَّهِ Allah
مَنْ kimseleri
ءَامَنَ inanan
تَبْغُونَهَا göstermeğe yeltenerek
عِوَجًۭا eğri
وَأَنتُمْ ve siz
شُهَدَآءُ ۗ (gerçeğe) tanık olduğunuz halde
وَمَا değildir
ٱللَّهُ Allah
بِغَـٰفِلٍ habersiz
عَمَّا yaptıklarınızdan
تَعْمَلُونَ you do
99
3:100
يَـٰٓأَيُّهَا Ey
ٱلَّذِينَ kimseler
ءَامَنُوٓا۟ inanan(lar)
إِن şayet
تُطِيعُوا۟ uyarsanız
فَرِيقًۭا gruba
مِّنَ herhangi bir
ٱلَّذِينَ kimselerden
أُوتُوا۟ verilen(ler)
ٱلْكِتَـٰبَ Kitap
يَرُدُّوكُم sizi döndürürler
بَعْدَ sonra
إِيمَـٰنِكُمْ imanınızdan
كَـٰفِرِينَ kafir olarak
100
3:101
وَكَيْفَ ve nasıl?
تَكْفُرُونَ inkar edersiniz
وَأَنتُمْ ve üstelik size
تُتْلَىٰ okunmakta
عَلَيْكُمْ size
ءَايَـٰتُ ayetleri
ٱللَّهِ Allah'ın
وَفِيكُمْ ve aranızda iken
رَسُولُهُۥ ۗ O'nun Elçisi
وَمَن ve kim
يَعْتَصِم sarılırsa
بِٱللَّهِ Allah'a
فَقَدْ muhakkak ki o
هُدِىَ iletilmiştir
إِلَىٰ yola
صِرَٰطٍۢ a path
مُّسْتَقِيمٍۢ doğru
101
3:102
يَـٰٓأَيُّهَا Ey
ٱلَّذِينَ kimseler
ءَامَنُوا۟ inanan(lar)
ٱتَّقُوا۟ korkun
ٱللَّهَ Allah'tan
حَقَّ hakkıyla
تُقَاتِهِۦ O'na yaraşır biçimde
وَلَا ölmeyin
تَمُوتُنَّ die
إِلَّا dışında
وَأَنتُم siz
مُّسْلِمُونَ müslümanlar olmak
102
3:103
وَٱعْتَصِمُوا۟ ve yapışın
بِحَبْلِ ipine
ٱللَّهِ Allah'ın
جَمِيعًۭا topluca
وَلَا ayrılmayın
تَفَرَّقُوا۟ ۚ be divided
وَٱذْكُرُوا۟ ve hatırlayın
نِعْمَتَ ni'metini
ٱللَّهِ Allah'ın
عَلَيْكُمْ size olan
إِذْ hani
كُنتُمْ siz idiniz
أَعْدَآءًۭ birbirinize düşman
فَأَلَّفَ (Allah) uzlaştırdı
بَيْنَ arasını
قُلُوبِكُمْ kalblerinizin
فَأَصْبَحْتُم (haline) geldiniz
بِنِعْمَتِهِۦٓ O'un ni'metiyle
إِخْوَٰنًۭا kardeşler
وَكُنتُمْ siz bulunuyordunuz
عَلَىٰ kenarında;
شَفَا (the) brink
حُفْرَةٍۢ bir çukurun
مِّنَ ateşten
ٱلنَّارِ the Fire
فَأَنقَذَكُم (Allah) sizi kurtardı
مِّنْهَا ۗ ondan
كَذَٰلِكَ böyle
يُبَيِّنُ açıklıyor
ٱللَّهُ Allah
لَكُمْ size
ءَايَـٰتِهِۦ ayetlerini
لَعَلَّكُمْ umulur ki
تَهْتَدُونَ yola gelirsiniz
103
3:104
وَلْتَكُن olsun
مِّنكُمْ içinizden
أُمَّةٌۭ bir topluluk
يَدْعُونَ çağıran
إِلَى hayra
ٱلْخَيْرِ the good
وَيَأْمُرُونَ ve emreden
بِٱلْمَعْرُوفِ iyiliği
وَيَنْهَوْنَ ve men'eden
عَنِ kötülükten
ٱلْمُنكَرِ ۚ the wrong
وَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte
هُمُ onlar
ٱلْمُفْلِحُونَ kurtuluşa erenlerdir
104
3:105
وَلَا olmayın
تَكُونُوا۟ be
كَٱلَّذِينَ gibi
تَفَرَّقُوا۟ bölünüp
وَٱخْتَلَفُوا۟ ve ihtilaf edenler
مِنۢ sonradan
بَعْدِ after
مَا kendilerine geldikten
جَآءَهُمُ came to them
ٱلْبَيِّنَـٰتُ ۚ açık deliller
وَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar
لَهُمْ (evet) onlar için vardır
عَذَابٌ bir azab
عَظِيمٌۭ büyük
105
3:106
يَوْمَ O gün
تَبْيَضُّ ağarır
وُجُوهٌۭ (bazı) yüzler
وَتَسْوَدُّ kararır
وُجُوهٌۭ ۚ (bazı) yüzler
فَأَمَّا o zaman
ٱلَّذِينَ kimselere
ٱسْوَدَّتْ kararan
وُجُوهُهُمْ yüzleri
أَكَفَرْتُم inkar ettiniz ha? (denilir)
بَعْدَ sonra
إِيمَـٰنِكُمْ inanmanızdan
فَذُوقُوا۟ öyle ise tadın
ٱلْعَذَابَ azabı
بِمَا karşılık
كُنتُمْ etmenize
تَكْفُرُونَ inkar
106
3:107
وَأَمَّا ise
ٱلَّذِينَ kimseler
ٱبْيَضَّتْ ağaran
وُجُوهُهُمْ yüzleri
فَفِى içindedirler
رَحْمَةِ rahmeti
ٱللَّهِ Allah'ın
هُمْ onlar
فِيهَا orada
خَـٰلِدُونَ sürekli kalacaklardır
107
3:108
تِلْكَ işte onlar
ءَايَـٰتُ ayetleridir
ٱللَّهِ Allah'ın
نَتْلُوهَا onları okuyoruz
عَلَيْكَ sana
بِٱلْحَقِّ ۗ gerçek ile
وَمَا Allah
ٱللَّهُ Allah
يُرِيدُ istemez
ظُلْمًۭا zulmetmek
لِّلْعَـٰلَمِينَ alemlere
108
3:109
وَلِلَّهِ Allah'ındır
مَا olanlar
فِى göklerde
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ the heavens
وَمَا ve olanlar
فِى yerde
ٱلْأَرْضِ ۚ the earth
وَإِلَى ve Allah'a
ٱللَّهِ Allah
تُرْجَعُ döndürülür
ٱلْأُمُورُ bütün işler
109
3:110
كُنتُمْ siz oldunuz
خَيْرَ en hayırlı
أُمَّةٍ bir ümmet
أُخْرِجَتْ çıkarılmış
لِلنَّاسِ insanlar için
تَأْمُرُونَ emrediyorsunuz
بِٱلْمَعْرُوفِ iyiliği
وَتَنْهَوْنَ men'ediyorsunuz
عَنِ kötülükten
ٱلْمُنكَرِ the wrong
وَتُؤْمِنُونَ ve inanıyorsunuz
بِٱللَّهِ ۗ Allah'a
وَلَوْ eğer
ءَامَنَ inanmış olsaydı
أَهْلُ ehli
ٱلْكِتَـٰبِ Kitap
لَكَانَ elbette olurdu
خَيْرًۭا hayırlı
لَّهُم ۚ kendileri için
مِّنْهُمُ onlardan
ٱلْمُؤْمِنُونَ inananlar da var
وَأَكْثَرُهُمُ ama çokları
ٱلْفَـٰسِقُونَ yoldan çıkmışlardır
110
3:111
لَن size zarar veremezler
يَضُرُّوكُمْ will they harm you
إِلَّآ dışında
أَذًۭى ۖ incitme
وَإِن eğer
يُقَـٰتِلُوكُمْ sizinle savaşsalar (bile)
يُوَلُّوكُمُ size dönüp kaçarlar
ٱلْأَدْبَارَ arkalarını
ثُمَّ sonra
لَا onlara yardım da edilmez
يُنصَرُونَ they will be helped
111
3:112
ضُرِبَتْ vurulmuştur
عَلَيْهِمُ onlara
ٱلذِّلَّةُ alçaklık (damgası)
أَيْنَ nerede
مَا bulunsalar
ثُقِفُوٓا۟ they are found
إِلَّا ancak hariç
بِحَبْلٍۢ ahdine (ipine)
مِّنَ Allah'ın
ٱللَّهِ Allah
وَحَبْلٍۢ ve ahdine (ipine)
مِّنَ (inanan) insanların
ٱلنَّاسِ the people
وَبَآءُو ve uğradılar
بِغَضَبٍۢ gazabına
مِّنَ Allah'ın
ٱللَّهِ Allah
وَضُرِبَتْ ve vuruldu
عَلَيْهِمُ üzerlerine
ٱلْمَسْكَنَةُ ۚ miskinlik (damgası)
ذَٰلِكَ böyledir
بِأَنَّهُمْ çünkü onlar
كَانُوا۟ inkar ediyorlar
يَكْفُرُونَ disbelieve
بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini
ٱللَّهِ Allah'ın
وَيَقْتُلُونَ öldürüyorlardı
ٱلْأَنۢبِيَآءَ peygamberleri
بِغَيْرِ haksız yere
حَقٍّۢ ۚ right
ذَٰلِكَ böyledir
بِمَا çünkü
عَصَوا۟ isyan etmişlerdi
وَّكَانُوا۟ ve haddi aşıyorlardı
يَعْتَدُونَ transgress
112
3:113
۞ لَيْسُوا۟ (ama) hepsi değildir
سَوَآءًۭ ۗ aynı
مِّنْ ehlinden
أَهْلِ (the) People
ٱلْكِتَـٰبِ Kitap
أُمَّةٌۭ bir topluluk vardır
قَآئِمَةٌۭ ayakta duran
يَتْلُونَ okuyarak
ءَايَـٰتِ ayetlerini
ٱللَّهِ Allah'ın
ءَانَآءَ saatlerinde
ٱلَّيْلِ gece
وَهُمْ ve onlar
يَسْجُدُونَ secdeye kapanırlar
113
3:114
يُؤْمِنُونَ inanırlar
بِٱللَّهِ Allah'a
وَٱلْيَوْمِ ve gününe
ٱلْـَٔاخِرِ ahiret
وَيَأْمُرُونَ ve emreder
بِٱلْمَعْرُوفِ iyiliği
وَيَنْهَوْنَ ve men'ederler
عَنِ kötülükten
ٱلْمُنكَرِ the wrong
وَيُسَـٰرِعُونَ ve koşarlar
فِى hayır işlerine
ٱلْخَيْرَٰتِ the good deeds
وَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar
مِنَ iyilerdendir
ٱلصَّـٰلِحِينَ the righteous
114
3:115
وَمَا ve şeyler
يَفْعَلُوا۟ yapacakları
مِنْ iyilikten
خَيْرٍۢ a good
فَلَن inkar edilmeyecektir
يُكْفَرُوهُ ۗ will they be denied it
وَٱللَّهُ Şüphesiz Allah
عَلِيمٌۢ bilmektedir
بِٱلْمُتَّقِينَ (günahlardan) korunanları
115
3:116
إِنَّ şüphesiz
ٱلَّذِينَ kimseler
كَفَرُوا۟ inkar eden(ler)
لَن yarar sağlamayacaktır
تُغْنِىَ will avail
عَنْهُمْ onlara
أَمْوَٰلُهُمْ malları
وَلَآ ne de
أَوْلَـٰدُهُم evladları
مِّنَ karşı
ٱللَّهِ Allah'a
شَيْـًۭٔا ۖ hiçbir şey
وَأُو۟لَـٰٓئِكَ ve onlar
أَصْحَـٰبُ halkıdır
ٱلنَّارِ ۚ ateş
هُمْ onlar
فِيهَا orada
خَـٰلِدُونَ sürekli kalacaklardır
116
3:117
مَثَلُ durumu
مَا şeylerin (malların)
يُنفِقُونَ harcadıkları
فِى bu
هَـٰذِهِ this
ٱلْحَيَوٰةِ dünya
ٱلدُّنْيَا hayatında
كَمَثَلِ benzer
رِيحٍۢ bir rüzgara
فِيهَا kendisine
صِرٌّ dondurucu
أَصَابَتْ vurup
حَرْثَ ekinine
قَوْمٍۢ bir topluluğun
ظَلَمُوٓا۟ zulmeden
أَنفُسَهُمْ nefislerine
فَأَهْلَكَتْهُ ۚ onu mahveden
وَمَا onlara zulmetmedi
ظَلَمَهُمُ (has) wronged them
ٱللَّهُ Allah
وَلَـٰكِنْ fakat
أَنفُسَهُمْ onlar kendi kendilerine
يَظْلِمُونَ zulmediyorlardı
117
3:118
يَـٰٓأَيُّهَا ey
ٱلَّذِينَ kimseler
ءَامَنُوا۟ inanan(lar)
لَا edinmeyin
تَتَّخِذُوا۟ take
بِطَانَةًۭ kendinize dost
مِّن kendinizden başkasını
دُونِكُمْ other than yourselves
لَا onlar sizi geri durmazlar
يَأْلُونَكُمْ they will spare you
خَبَالًۭا bozmaktan
وَدُّوا۟ isterler
مَا şeyleri
عَنِتُّمْ size sıkıntı verecek
قَدْ doğrusu
بَدَتِ taşmaktadır
ٱلْبَغْضَآءُ öfke
مِنْ onların ağızlarından
أَفْوَٰهِهِمْ their mouths
وَمَا şeyler (kin) ise
تُخْفِى gizledikleri
صُدُورُهُمْ göğüslerinde
أَكْبَرُ ۚ daha büyüktür
قَدْ elbette
بَيَّنَّا açıkladık
لَكُمُ size
ٱلْـَٔايَـٰتِ ۖ ayetleri
إِن eğer
كُنتُمْ iseniz
تَعْقِلُونَ düşünüyor
118
3:119
هَـٰٓأَنتُمْ işte siz
أُو۟لَآءِ öyle kimselersiniz ki
تُحِبُّونَهُمْ onları seversiniz
وَلَا halbuki onlar sizi sevmezler
يُحِبُّونَكُمْ they love you
وَتُؤْمِنُونَ ve inanırsınız
بِٱلْكِتَـٰبِ Kitabın
كُلِّهِۦ hepsine
وَإِذَا zaman
لَقُوكُمْ sizinle karşılaştıkları
قَالُوٓا۟ derler
ءَامَنَّا inandık
وَإِذَا ve zaman
خَلَوْا۟ yalnız kaldıkları
عَضُّوا۟ ısırırlar
عَلَيْكُمُ size karşı
ٱلْأَنَامِلَ parmak uçlarını
مِنَ öfkeden
ٱلْغَيْظِ ۚ [the] rage
قُلْ de ki
مُوتُوا۟ ölün
بِغَيْظِكُمْ ۗ öfkenizden
إِنَّ şüphesiz
ٱللَّهَ Allah
عَلِيمٌۢ bilir
بِذَاتِ özünü
ٱلصُّدُورِ göğüslerin
119
3:120
إِن eğer
تَمْسَسْكُمْ size dokunsa
حَسَنَةٌۭ bir iyilik
تَسُؤْهُمْ onları tasalandırır
وَإِن ve eğer
تُصِبْكُمْ size dokunsa
سَيِّئَةٌۭ bir kötülük
يَفْرَحُوا۟ sevinirler
بِهَا ۖ ona
وَإِن eğer
تَصْبِرُوا۟ sabreder
وَتَتَّقُوا۟ ve korunursanız
لَا size zarar vermez
يَضُرُّكُمْ will harm you
كَيْدُهُمْ onların tuzağı
شَيْـًٔا ۗ hiçbir şekilde
إِنَّ şüphesiz
ٱللَّهَ Allah
بِمَا şeyleri
يَعْمَلُونَ onların yaptıkları
مُحِيطٌۭ kuşatmıştır
120
3:121
وَإِذْ hani
غَدَوْتَ sen erkenden
مِنْ ailenden
أَهْلِكَ your household
تُبَوِّئُ ayrılmıştın
ٱلْمُؤْمِنِينَ mü'minleri
مَقَـٰعِدَ yerleştiriyordun
لِلْقِتَالِ ۗ savaş için
وَٱللَّهُ Allah da
سَمِيعٌ işitendi
عَلِيمٌ bilendi
121
3:122
إِذْ o vakit
هَمَّت yüz tutmuştu
طَّآئِفَتَانِ iki takım
مِنكُمْ sizden
أَن korkup bozulmaya
تَفْشَلَا they lost heart
وَٱللَّهُ halbuki Allah
وَلِيُّهُمَا ۗ kendilerinin dostu idi
وَعَلَى Allah'a
ٱللَّهِ Allah
فَلْيَتَوَكَّلِ dayansınlar
ٱلْمُؤْمِنُونَ inananlar
122
3:123
وَلَقَدْ nitekim
نَصَرَكُمُ size yardım etmişti
ٱللَّهُ Allah
بِبَدْرٍۢ Bedir'de
وَأَنتُمْ ve siz
أَذِلَّةٌۭ ۖ zayıf durumdayken
فَٱتَّقُوا۟ O halde korkun
ٱللَّهَ Allah'tan
لَعَلَّكُمْ umulur ki
تَشْكُرُونَ şükredersiniz
123
3:124
إِذْ O zaman
تَقُولُ sen diyordun
لِلْمُؤْمِنِينَ mü'minlere
أَلَن size yetmez mi?
يَكْفِيَكُمْ enough for you
أَن size yardım etmesi
يُمِدَّكُمْ reinforces you
رَبُّكُم Rabbinizin
بِثَلَـٰثَةِ üç
ءَالَـٰفٍۢ bin
مِّنَ melek ile
ٱلْمَلَـٰٓئِكَةِ [the] Angels
مُنزَلِينَ indirilmiş
124
3:125
بَلَىٰٓ ۚ evet
إِن eğer
تَصْبِرُوا۟ sabrederseniz
وَتَتَّقُوا۟ ve korunursanız
وَيَأْتُوكُم üzerinize gelseler
مِّن onlar ansızın
فَوْرِهِمْ suddenly
هَـٰذَا şu (anda)
يُمْدِدْكُمْ size yardım eder
رَبُّكُم Rabbiniz
بِخَمْسَةِ beş
ءَالَـٰفٍۢ bin
مِّنَ melekle
ٱلْمَلَـٰٓئِكَةِ [the] Angels
مُسَوِّمِينَ nişanlı
125
3:126
وَمَا onu yapmaz
جَعَلَهُ made it
ٱللَّهُ Allah
إِلَّا ancak (yapar)
بُشْرَىٰ müjde olsun diye
لَكُمْ size
وَلِتَطْمَئِنَّ ve güven bulsun diye
قُلُوبُكُم kalbleriniz
بِهِۦ ۗ bununla
وَمَا ve yoktur
ٱلنَّصْرُ yardım
إِلَّا ancak( vardır)
مِنْ katında
عِندِ [near]
ٱللَّهِ Allah
ٱلْعَزِيزِ daima galib
ٱلْحَكِيمِ hüküm ve hikmet sahibi
126
3:127
لِيَقْطَعَ kessin diye
طَرَفًۭا bir kısmını
مِّنَ kimselerden
ٱلَّذِينَ onlar ki
كَفَرُوٓا۟ inkar eden(ler)
أَوْ yahut
يَكْبِتَهُمْ ve perişan etsin de
فَيَنقَلِبُوا۟ dönüp gitsinler diye
خَآئِبِينَ umutsuz olarak
127
3:128
لَيْسَ yoktur
لَكَ senin
مِنَ o konuda
ٱلْأَمْرِ the decision
شَىْءٌ (yapacağın) bir şey
أَوْ ya
يَتُوبَ (Allah) tevbelerini kabul eder
عَلَيْهِمْ onların
أَوْ ya da
يُعَذِّبَهُمْ onlara azab eder
فَإِنَّهُمْ şüphesiz onlar (diye)
ظَـٰلِمُونَ zalimlerdir
128
3:129
وَلِلَّهِ ve Allah'ındır
مَا olanlar
فِى göklerde
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ the heavens
وَمَا ve olanlar
فِى yerde
ٱلْأَرْضِ ۚ the earth
يَغْفِرُ (O) bağışlar
لِمَن kimseyi
يَشَآءُ dilediği
وَيُعَذِّبُ ve azabeder
مَن dimseye
يَشَآءُ ۚ dilediği
وَٱللَّهُ Allah
غَفُورٌۭ çok bağışlayan
رَّحِيمٌۭ çok esirgeyendir
129
3:130
يَـٰٓأَيُّهَا Ey
ٱلَّذِينَ kimseler
ءَامَنُوا۟ inanan(lar)
لَا yemeyin
تَأْكُلُوا۟ eat
ٱلرِّبَوٰٓا۟ riba
أَضْعَـٰفًۭا kat kat
مُّضَـٰعَفَةًۭ ۖ arttırarak
وَٱتَّقُوا۟ ve korkun
ٱللَّهَ Allah'tan
لَعَلَّكُمْ umulur ki
تُفْلِحُونَ kurtuluşa erersiniz
130
3:131
وَٱتَّقُوا۟ ve sakının
ٱلنَّارَ ateşten
ٱلَّتِىٓ o ki
أُعِدَّتْ hazırlanmıştır
لِلْكَـٰفِرِينَ kafirler için
131
3:132
وَأَطِيعُوا۟ ve ita'at edin
ٱللَّهَ Allah'a
وَٱلرَّسُولَ ve Elçiye
لَعَلَّكُمْ umulur ki olursunuz
تُرْحَمُونَ merhamet edilenlerden
132
3:133
۞ وَسَارِعُوٓا۟ ve koşun
إِلَىٰ bir bağışlanmaya
مَغْفِرَةٍۢ forgiveness
مِّن Rabbinizden
رَّبِّكُمْ your Lord
وَجَنَّةٍ ve cennete
عَرْضُهَا genişliği
ٱلسَّمَـٰوَٰتُ göklerle
وَٱلْأَرْضُ ve yer kadar olan
أُعِدَّتْ hazırlanmış
لِلْمُتَّقِينَ korunanlar için
133
3:134
ٱلَّذِينَ onlar ki
يُنفِقُونَ infak ederler
فِى bollukta
ٱلسَّرَّآءِ [the] ease
وَٱلضَّرَّآءِ ve darlıkta
وَٱلْكَـٰظِمِينَ yutkunurlar
ٱلْغَيْظَ öfke(lerin)i
وَٱلْعَافِينَ ve affederler
عَنِ insanları
ٱلنَّاسِ ۗ the people
وَٱللَّهُ Allah da
يُحِبُّ sever
ٱلْمُحْسِنِينَ güzel davrananları
134
3:135
وَٱلَّذِينَ ve onlar
إِذَا zaman
فَعَلُوا۟ yaptıkları
فَـٰحِشَةً bir kötülük
أَوْ ya da
ظَلَمُوٓا۟ zulmettikleri
أَنفُسَهُمْ nefislerine
ذَكَرُوا۟ hatırlayarak
ٱللَّهَ Allah'ı
فَٱسْتَغْفَرُوا۟ bağışlanmasını dilerler
لِذُنُوبِهِمْ günahlarının
وَمَن ve kim
يَغْفِرُ bağışlayabilir
ٱلذُّنُوبَ günahları
إِلَّا başka
ٱللَّهُ Allah'tan
وَلَمْ ve onlar ısrar etmezler
يُصِرُّوا۟ they persist
عَلَىٰ şeylerde (hatalarında)
مَا what
فَعَلُوا۟ yaptıkları
وَهُمْ onlar
يَعْلَمُونَ bile bile
135
3:136
أُو۟لَـٰٓئِكَ işte
جَزَآؤُهُم onların mükafatı
مَّغْفِرَةٌۭ bağışlanma
مِّن tarafından
رَّبِّهِمْ Rableri
وَجَنَّـٰتٌۭ ve cennetlerdir
تَجْرِى akan
مِن altlarından
تَحْتِهَا underneath it
ٱلْأَنْهَـٰرُ ırmaklar
خَـٰلِدِينَ sürekli kalırlar
فِيهَا ۚ içinde
وَنِعْمَ ve ne güzeldir
أَجْرُ ücreti
ٱلْعَـٰمِلِينَ çalışanların
136
3:137
قَدْ şüphesiz
خَلَتْ uygulanmıştır
مِن sizden önce de
قَبْلِكُمْ before you
سُنَنٌۭ yasalar
فَسِيرُوا۟ dolaşın
فِى yeryüzünde
ٱلْأَرْضِ the earth
فَٱنظُرُوا۟ ve görün
كَيْفَ nasıl
كَانَ olduğunu
عَـٰقِبَةُ sonunun
ٱلْمُكَذِّبِينَ yalanlayıcıların
137
3:138
هَـٰذَا bu
بَيَانٌۭ bir açıklamadır
لِّلنَّاسِ insanlara
وَهُدًۭى ve yol göstermedir
وَمَوْعِظَةٌۭ ve öğüttür
لِّلْمُتَّقِينَ korunanlara
138
3:139
وَلَا gevşemeyin
تَهِنُوا۟ weaken
وَلَا üzülmeyin
تَحْزَنُوا۟ grieve
وَأَنتُمُ mutlaka siz
ٱلْأَعْلَوْنَ üstün geleceksiniz
إِن eğer
كُنتُم iseniz
مُّؤْمِنِينَ inanıyor
139
3:140
إِن eğer
يَمْسَسْكُمْ size dokunduysa
قَرْحٌۭ bir yara
فَقَدْ muhakkak
مَسَّ dokunmuştu
ٱلْقَوْمَ o topluluğa da
قَرْحٌۭ bir yara
مِّثْلُهُۥ ۚ benzeri
وَتِلْكَ işte o
ٱلْأَيَّامُ günler
نُدَاوِلُهَا biz onları çeviririz
بَيْنَ arasında
ٱلنَّاسِ insanlar
وَلِيَعْلَمَ (bu) bilmesi içindir
ٱللَّهُ Allah'ın
ٱلَّذِينَ kimseleri
ءَامَنُوا۟ inanan(ları)
وَيَتَّخِذَ ve edinmesi içindir
مِنكُمْ sizden
شُهَدَآءَ ۗ şehidler (şahidler)
وَٱللَّهُ Allah
لَا sevmez
يُحِبُّ love
ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimleri
140
3:141
وَلِيُمَحِّصَ ve temize çıkarması için
ٱللَّهُ Allah'ın
ٱلَّذِينَ kimseleri
ءَامَنُوا۟ inanan(ları)
وَيَمْحَقَ ve mahvetmesi için
ٱلْكَـٰفِرِينَ kafirleri
141
3:142
أَمْ yoksa
حَسِبْتُمْ siz sandınız
أَن gireceğinizi
تَدْخُلُوا۟ you will enter
ٱلْجَنَّةَ cennete
وَلَمَّا bilmeden
يَعْلَمِ made evident
ٱللَّهُ Allah
ٱلَّذِينَ kimseleri
جَـٰهَدُوا۟ cihad edenleri
مِنكُمْ içinizden
وَيَعْلَمَ (sınayıp) bilmeden
ٱلصَّـٰبِرِينَ sabredenleri
142
3:143
وَلَقَدْ andolsun ki
كُنتُمْ siz
تَمَنَّوْنَ arzuluyordunuz
ٱلْمَوْتَ ölümü
مِن önce
قَبْلِ before
أَن onunla karşılaşmadan
تَلْقَوْهُ you met it
فَقَدْ işte
رَأَيْتُمُوهُ onu gördünüz
وَأَنتُمْ ve siz
تَنظُرُونَ bakıp duruyorsunuz
143
3:144
وَمَا ve değildir
مُحَمَّدٌ Muhammed
إِلَّا başka (bir şey)
رَسُولٌۭ bir elçi
قَدْ muhakkak
خَلَتْ gelip geçmiştir
مِن ondan önce de
قَبْلِهِ before him
ٱلرُّسُلُ ۚ elçiler
أَفَإِي۟ن eğer şimdi
مَّاتَ o ölür
أَوْ veya
قُتِلَ öldürülürse
ٱنقَلَبْتُمْ geriye mi döneceksiniz?
عَلَىٰٓ üzerinde
أَعْقَـٰبِكُمْ ۚ ökçelerinizin
وَمَن kim
يَنقَلِبْ geriye dönerse
عَلَىٰ üzerinde
عَقِبَيْهِ ökçesi
فَلَن ziyan veremez
يَضُرَّ will he harm
ٱللَّهَ Allah'a
شَيْـًۭٔا ۗ hiçbir
وَسَيَجْزِى ve mükafatlandıracaktır
ٱللَّهُ Allah
ٱلشَّـٰكِرِينَ şükredenleri
144
3:145
وَمَا ve yoktur
كَانَ hiçbir kişi için
لِنَفْسٍ for a soul
أَن ölmek
تَمُوتَ he dies
إِلَّا olmadan
بِإِذْنِ izni
ٱللَّهِ Allah'ın
كِتَـٰبًۭا yazılmıştır
مُّؤَجَّلًۭا ۗ belirli bir süreye göre
وَمَن ve kim
يُرِدْ isterse
ثَوَابَ sevabını (menfaatini)
ٱلدُّنْيَا dünya
نُؤْتِهِۦ kendisine veririz
مِنْهَا ondan
وَمَن ve kim
يُرِدْ isterse
ثَوَابَ sevabını
ٱلْـَٔاخِرَةِ ahiret
نُؤْتِهِۦ kendisine veririz
مِنْهَا ۚ ondan
وَسَنَجْزِى ve mükafatlandıracağız
ٱلشَّـٰكِرِينَ şükredenleri
145
3:146
وَكَأَيِّن nice var ki
مِّن den
نَّبِىٍّۢ a Prophet
قَـٰتَلَ çarpıştılar
مَعَهُۥ kendileriyle beraber
رِبِّيُّونَ Rabbani (erenler)
كَثِيرٌۭ birçok
فَمَا yılmadılar
وَهَنُوا۟ they lost heart
لِمَآ şeylerden
أَصَابَهُمْ başlarında gelen
فِى yolunda
سَبِيلِ (the) way
ٱللَّهِ Allah
وَمَا zayıflık göstermediler
ضَعُفُوا۟ they weakened
وَمَا boyun eğmediler
ٱسْتَكَانُوا۟ ۗ they gave in
وَٱللَّهُ Allah
يُحِبُّ sever
ٱلصَّـٰبِرِينَ sabredenleri
146
3:147
وَمَا ve değildi
كَانَ sözleri
قَوْلَهُمْ their words
إِلَّآ başka
أَن demelerinden
قَالُوا۟ they said
رَبَّنَا Rabbimiz
ٱغْفِرْ bağışla
لَنَا bizim
ذُنُوبَنَا günahlarımızı
وَإِسْرَافَنَا ve taşkınlığımızı
فِىٓ işimizde
أَمْرِنَا our affairs
وَثَبِّتْ ve sağlam tut
أَقْدَامَنَا ayaklarımızı
وَٱنصُرْنَا bize yardım eyle
عَلَى karşı
ٱلْقَوْمِ toplumuna
ٱلْكَـٰفِرِينَ kafirler
147
3:148
فَـَٔاتَىٰهُمُ onlara verdi
ٱللَّهُ Allah (da)
ثَوَابَ karşılığını
ٱلدُّنْيَا dünya
وَحُسْنَ ve en güzelini
ثَوَابِ karşılığının;
ٱلْـَٔاخِرَةِ ۗ ahiret
وَٱللَّهُ (çünkü) Allah
يُحِبُّ sever
ٱلْمُحْسِنِينَ güzel davrananları
148
3:149
يَـٰٓأَيُّهَا Ey
ٱلَّذِينَ kimseler
ءَامَنُوٓا۟ inanan(lar)
إِن eğer
تُطِيعُوا۟ ita'at ederseniz
ٱلَّذِينَ kimselere
كَفَرُوا۟ inkar eden(lere)
يَرُدُّوكُمْ sizi çevirirler
عَلَىٰٓ üzere
أَعْقَـٰبِكُمْ arkanız (küfre)
فَتَنقَلِبُوا۟ o zaman dönersiniz
خَـٰسِرِينَ kaybedenlere
149
3:150
بَلِ hayır
ٱللَّهُ Allah'tır
مَوْلَىٰكُمْ ۖ Mevlanız
وَهُوَ ve O'dur
خَيْرُ en iyisi
ٱلنَّـٰصِرِينَ yardımcıların
150
3:151
سَنُلْقِى salacağız
فِى kalblerine
قُلُوبِ (the) hearts
ٱلَّذِينَ kimselerin
كَفَرُوا۟ inkar edenlerin
ٱلرُّعْبَ korku
بِمَآ dolayı
أَشْرَكُوا۟ ortak koştuklarından
بِٱللَّهِ Allah'a
مَا şeyleri
لَمْ indirmediği
يُنَزِّلْ He sent down
بِهِۦ kendilerine
سُلْطَـٰنًۭا ۖ hiçbir güç
وَمَأْوَىٰهُمُ ve gidecekleri yer de
ٱلنَّارُ ۚ cehennemdir
وَبِئْسَ ne kötüdür
مَثْوَى varacağı yer
ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimlerin
151
3:152
وَلَقَدْ elbette
صَدَقَكُمُ size doğruladı
ٱللَّهُ Allah
وَعْدَهُۥٓ (yardım) va'dini
إِذْ sürece
تَحُسُّونَهُم onları öldürdüğünüz
بِإِذْنِهِۦ ۖ kendi izniyle
حَتَّىٰٓ nihayet
إِذَا nezaman ki
فَشِلْتُمْ siz korktunuz
وَتَنَـٰزَعْتُمْ ve (birbirinizle) çekiştiniz
فِى hakkında
ٱلْأَمْرِ (verilen) emir
وَعَصَيْتُم ve isyan ettiniz
مِّنۢ sonra
بَعْدِ after
مَآ size gösterdikten
أَرَىٰكُم He (had) shown you
مَّا şey(galibiyet)i
تُحِبُّونَ ۚ sevdiğiniz
مِنكُم sizden
مَّن kiminiz
يُرِيدُ istiyordu
ٱلدُّنْيَا dünyayı
وَمِنكُم ve sizden
مَّن kiminiz
يُرِيدُ istiyordu
ٱلْـَٔاخِرَةَ ۚ ahireti
ثُمَّ sonra
صَرَفَكُمْ (Allah) geri çevirdi
عَنْهُمْ onlardan
لِيَبْتَلِيَكُمْ ۖ sizi denemek için
وَلَقَدْ andolsun ki
عَفَا bağışladı
عَنكُمْ ۗ sizi
وَٱللَّهُ Allah
ذُو sahibidir
فَضْلٍ lütuf
عَلَى karşı
ٱلْمُؤْمِنِينَ mü'minlere
152
3:153
۞ إِذْ hani
تُصْعِدُونَ boyuna uzaklaşıyordunuz
وَلَا dönüp bakmıyordunuz
تَلْوُۥنَ casting a glance
عَلَىٰٓ hiç kimseye
أَحَدٍۢ anyone
وَٱلرَّسُولُ ve Elçi
يَدْعُوكُمْ sizi çağırırken
فِىٓ arkanızdan
أُخْرَىٰكُمْ (from) behind you
فَأَثَـٰبَكُمْ bundan dolayı size verdi
غَمًّۢا gam
بِغَمٍّۢ gam üstüne
لِّكَيْلَا diye
تَحْزَنُوا۟ üzülmeyesiniz
عَلَىٰ şeye
مَا what
فَاتَكُمْ elinizden giden
وَلَا vw
مَآ şeye
أَصَـٰبَكُمْ ۗ başınıza gelen
وَٱللَّهُ Allah
خَبِيرٌۢ haberdardır
بِمَا şeylerden
تَعْمَلُونَ yaptıklarınız(dan)
153
3:154
ثُمَّ sonra
أَنزَلَ indirdi
عَلَيْكُم size
مِّنۢ ardından
بَعْدِ after
ٱلْغَمِّ o üzüntünün
أَمَنَةًۭ bir güven
نُّعَاسًۭا bir uyku
يَغْشَىٰ bürüyen
طَآئِفَةًۭ bir kısmınızı
مِّنكُمْ ۖ sizden
وَطَآئِفَةٌۭ ve bir kısmınız da
قَدْ doğrusu
أَهَمَّتْهُمْ kaygısına düşmüştü
أَنفُسُهُمْ kendi canlarının
يَظُنُّونَ bir zanda bulunuyorlar
بِٱللَّهِ Allah'a karşı
غَيْرَ haksız
ٱلْحَقِّ the truth
ظَنَّ zannı (gibi)
ٱلْجَـٰهِلِيَّةِ ۖ cahiliyye
يَقُولُونَ diyorlardı
هَل var mı
لَّنَا bize
مِنَ bu işten
ٱلْأَمْرِ the matter
مِن hiçbir
شَىْءٍۢ ۗ şey
قُلْ de ki
إِنَّ şüphesiz
ٱلْأَمْرَ
كُلَّهُۥ bütünüyle
لِلَّهِ ۗ Allah'a aittir
يُخْفُونَ onlar gizliyorlar
فِىٓ içlerinde
أَنفُسِهِم themselves
مَّا şeyleri
لَا açıklayamadıkları
يُبْدُونَ they reveal
لَكَ ۖ sana
يَقُولُونَ diyorlar ki
لَوْ şayet
كَانَ olsaydı
لَنَا bize
مِنَ bu işten
ٱلْأَمْرِ the matter
شَىْءٌۭ bir şey (fayda)
مَّا öldürülmezdik
قُتِلْنَا we would have been killed
هَـٰهُنَا ۗ burada
قُل de ki
لَّوْ şayet
كُنتُمْ olsaydınız
فِى evlerinizde dahi
بُيُوتِكُمْ your houses
لَبَرَزَ mutlaka boylardı
ٱلَّذِينَ olanlar
كُتِبَ yazılmış
عَلَيْهِمُ üzerine
ٱلْقَتْلُ öldürülme(si)
إِلَىٰ yatacakları yeri
مَضَاجِعِهِمْ ۖ their places of death
وَلِيَبْتَلِىَ ve denemesi içindir
ٱللَّهُ Allah'ın
مَا olanı
فِى içinde
صُدُورِكُمْ göğüsleriniz
وَلِيُمَحِّصَ ve açığa çıkarması içindir
مَا olanı
فِى içinde
قُلُوبِكُمْ ۗ kalbleriniz
وَٱللَّهُ Allah
عَلِيمٌۢ bilir
بِذَاتِ özünü
ٱلصُّدُورِ göğüslerin
154
3:155
إِنَّ şüphesiz
ٱلَّذِينَ kimseleri
تَوَلَّوْا۟ yüz çevirip giden
مِنكُمْ içinizden
يَوْمَ gün
ٱلْتَقَى karşılaştığı
ٱلْجَمْعَانِ iki topluluğun
إِنَّمَا şüphesiz
ٱسْتَزَلَّهُمُ (yoldan) kaydırmak istemişti
ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan
بِبَعْضِ bazı
مَا dolayı
كَسَبُوا۟ ۖ yaptıkları işlerden
وَلَقَدْ ama elbette
عَفَا affetti
ٱللَّهُ Allah
عَنْهُمْ ۗ onları
إِنَّ şüphesiz
ٱللَّهَ Allah
غَفُورٌ çok bağışlayandır
حَلِيمٌۭ halimdir
155
3:156
يَـٰٓأَيُّهَا Ey
ٱلَّذِينَ kimseler
ءَامَنُوا۟ inananlar
لَا olmayın
تَكُونُوا۟ be
كَٱلَّذِينَ kimseler (gibi)
كَفَرُوا۟ inkar eden(ler)
وَقَالُوا۟ ve diyenler (gibi)
لِإِخْوَٰنِهِمْ kardeşleri için
إِذَا zaman
ضَرَبُوا۟ sefere çıktıkları
فِى yeryüzünde
ٱلْأَرْضِ the earth
أَوْ ya da
كَانُوا۟ savaşa çıktıkları
غُزًّۭى fighting
لَّوْ eğer
كَانُوا۟ olsalardı
عِندَنَا bizim yanımızda
مَا ölmezlerdi
مَاتُوا۟ they (would have) died
وَمَا ve öldürülmezlerdi
قُتِلُوا۟ they (would have) been killed
لِيَجْعَلَ yapar
ٱللَّهُ Allah
ذَٰلِكَ bu (düşünce ve sözlerini)
حَسْرَةًۭ bir dert
فِى kalblerinde
قُلُوبِهِمْ ۗ their hearts
وَٱللَّهُ Allahtır
يُحْىِۦ yaşatan
وَيُمِيتُ ۗ ve öldüren
وَٱللَّهُ Allah
بِمَا şeyleri
تَعْمَلُونَ yaptıklarınız
بَصِيرٌۭ görmektedir
156
3:157
وَلَئِن eğer
قُتِلْتُمْ öldürülür
فِى yolunda
سَبِيلِ (the) way
ٱللَّهِ Allah
أَوْ ya da
مُتُّمْ ölürseniz
لَمَغْفِرَةٌۭ bağışlaması vardır
مِّنَ Allah'ın
ٱللَّهِ Allah
وَرَحْمَةٌ ve rahmeti
خَيْرٌۭ daha hayırlıdır
مِّمَّا şeylerden
يَجْمَعُونَ onların topladıkları
157
3:158
وَلَئِن elbette
مُّتُّمْ ölür
أَوْ veya
قُتِلْتُمْ öldürülürseniz
لَإِلَى elbette
ٱللَّهِ Allah'a
تُحْشَرُونَ götürüleceksiniz
158
3:159
فَبِمَا sebebiyle
رَحْمَةٍۢ rahmeti
مِّنَ Allah'ın
ٱللَّهِ Allah
لِنتَ sen yumuşak davrandın
لَهُمْ ۖ onlara
وَلَوْ eğer
كُنتَ olsaydın
فَظًّا kaba
غَلِيظَ katı
ٱلْقَلْبِ yürekli
لَٱنفَضُّوا۟ dağılır giderlerdi'
مِنْ çevrenden
حَوْلِكَ ۖ around you
فَٱعْفُ öyleyse affet
عَنْهُمْ onları
وَٱسْتَغْفِرْ ve mağfiret dile
لَهُمْ onlar için
وَشَاوِرْهُمْ ve onlara danış
فِى işini
ٱلْأَمْرِ ۖ the matter
فَإِذَا zaman
عَزَمْتَ karar verdiğin
فَتَوَكَّلْ dayan
عَلَى Allah'a
ٱللَّهِ ۚ Allah
إِنَّ elbette
ٱللَّهَ Allah
يُحِبُّ sever
ٱلْمُتَوَكِّلِينَ kendine dayanıp güvenenleri
159
3:160
إِن eğer
يَنصُرْكُمُ size yardım ederse
ٱللَّهُ Allah
فَلَا artık yoktur
غَالِبَ yenecek
لَكُمْ ۖ sizi
وَإِن ve eğer
يَخْذُلْكُمْ sizi yüz üstü bırakırsa
فَمَن kimdir
ذَا kimse
ٱلَّذِى the one who
يَنصُرُكُم size yardım edebilecek
مِّنۢ O'ndan sonra
بَعْدِهِۦ ۗ after Him
وَعَلَى ve Allah'a
ٱللَّهِ Allah
فَلْيَتَوَكَّلِ dayansınlar
ٱلْمُؤْمِنُونَ Mü'minler
160
3:161
وَمَا ve değildir
كَانَ olur şey
لِنَبِىٍّ bir peygamberin
أَن hiyanet etmesi
يَغُلَّ ۚ he defrauds
وَمَن ve kim
يَغْلُلْ hıyanet ederse
يَأْتِ getirir
بِمَا şeyi
غَلَّ hıyanet ettiği
يَوْمَ günü
ٱلْقِيَـٰمَةِ ۚ kıyamet
ثُمَّ sonra
تُوَفَّىٰ tastamam verilir
كُلُّ her
نَفْسٍۢ kişiye
مَّا ne ki
كَسَبَتْ kazandı
وَهُمْ ve onlar
لَا hiçbir haksızlığa uğratılmazlar
يُظْلَمُونَ be wronged
161
3:162
أَفَمَنِ hiç olur mu?
ٱتَّبَعَ uyan
رِضْوَٰنَ rızasına
ٱللَّهِ Allah'ın
كَمَنۢ kimse gibi
بَآءَ uğrayan
بِسَخَطٍۢ hışmına
مِّنَ Allah'ın
ٱللَّهِ Allah
وَمَأْوَىٰهُ ve yeri
جَهَنَّمُ ۚ cehennem (olan)
وَبِئْسَ ne kötü
ٱلْمَصِيرُ sonuçtur orası
162
3:163
هُمْ O(insa)nlar
دَرَجَـٰتٌ derece derecedirler
عِندَ katında
ٱللَّهِ ۗ Allah
وَٱللَّهُ Allah
بَصِيرٌۢ görmektedir
بِمَا şeyleri
يَعْمَلُونَ onların yaptıkları
163
3:164
لَقَدْ andolsun ki
مَنَّ lutufta bulundu
ٱللَّهُ Allah
عَلَى karşı
ٱلْمُؤْمِنِينَ mü'minlere
إِذْ göndermekle
بَعَثَ He raised
فِيهِمْ kendilerine
رَسُولًۭا bir elçi
مِّنْ kendi içlerinden
أَنفُسِهِمْ themselves
يَتْلُوا۟ okuyan
عَلَيْهِمْ onlara
ءَايَـٰتِهِۦ (Allah'ın) ayetlerini
وَيُزَكِّيهِمْ ve kendilerini yücelten
وَيُعَلِّمُهُمُ ve kendilerine öğreten
ٱلْكِتَـٰبَ Kitap
وَٱلْحِكْمَةَ ve hikmeti
وَإِن bulunuyorlarken
كَانُوا۟ they were
مِن daha önce
قَبْلُ daha önce
لَفِى içinde
ضَلَـٰلٍۢ bir sapıklık
مُّبِينٍ açık
164
3:165
أَوَلَمَّآ için mi?
أَصَـٰبَتْكُم size geldiği
مُّصِيبَةٌۭ bir bela
قَدْ doğrusu
أَصَبْتُم onların başlarına getirdiğiniz halde
مِّثْلَيْهَا onun iki katını
قُلْتُمْ dediniz
أَنَّىٰ nereden (başımıza geldi)
هَـٰذَا ۖ bu
قُلْ de ki
هُوَ O (bela)
مِنْ kendinizdendir
عِندِ from
أَنفُسِكُمْ ۗ yourselves
إِنَّ şüphesiz
ٱللَّهَ Allah
عَلَىٰ üzerine
كُلِّ her
شَىْءٍۢ şey
قَدِيرٌۭ kadirdir
165
3:166
وَمَآ ve şey
أَصَـٰبَكُمْ sizin başınıza gelen
يَوْمَ gün
ٱلْتَقَى karşılaştığı
ٱلْجَمْعَانِ iki topluluğun
فَبِإِذْنِ ancak izniyledir
ٱللَّهِ Allah'ın
وَلِيَعْلَمَ ve bilmesi içindir
ٱلْمُؤْمِنِينَ inananları
166
3:167
وَلِيَعْلَمَ ve bilmesi içindir
ٱلَّذِينَ kimseleri
نَافَقُوا۟ ۚ iki yüzlülük edenleri
وَقِيلَ dendiği halde
لَهُمْ onlara
تَعَالَوْا۟ gelin
قَـٰتِلُوا۟ savaşın
فِى yolunda
سَبِيلِ (the) way
ٱللَّهِ Allah
أَوِ ya da
ٱدْفَعُوا۟ ۖ savunun
قَالُوا۟ dediler
لَوْ eğer
نَعْلَمُ bilseydik
قِتَالًۭا savaş (olacağını)
لَّٱتَّبَعْنَـٰكُمْ ۗ sizinle gelirdik
هُمْ onlar
لِلْكُفْرِ küfre
يَوْمَئِذٍ o gün
أَقْرَبُ yakın idiler
مِنْهُمْ ondan
لِلْإِيمَـٰنِ ۚ imandan (çok)
يَقُولُونَ söylüyorlar
بِأَفْوَٰهِهِم ağızlarıyla
مَّا olmayanı
لَيْسَ was not
فِى içinde
قُلُوبِهِمْ ۗ kalblerinin
وَٱللَّهُ halbuki Allah
أَعْلَمُ çok iyi bilmektedir
بِمَا şeyi
يَكْتُمُونَ içlerinde sakladıkları
167
3:168
ٱلَّذِينَ kimselere
قَالُوا۟ diyen(lere)
لِإِخْوَٰنِهِمْ kardeşleri için
وَقَعَدُوا۟ (Savaştan geri kalıp) oturarak
لَوْ eğer
أَطَاعُونَا bizim sözümüzü tutsalardı
مَا öldürülmezlerdi
قُتِلُوا۟ ۗ they would have been killed
قُلْ de ki
فَٱدْرَءُوا۟ haydi savın
عَنْ kendinizden
أَنفُسِكُمُ yourselves
ٱلْمَوْتَ ölümü
إِن eğer
كُنتُمْ iseniz
صَـٰدِقِينَ doğrulardan
168
3:169
وَلَا sanma
تَحْسَبَنَّ think
ٱلَّذِينَ kimseleri
قُتِلُوا۟ öldürülenleri
فِى yolunda
سَبِيلِ (the) way
ٱللَّهِ Allah
أَمْوَٰتًۢا ۚ ölüler
بَلْ bilakis
أَحْيَآءٌ (onlar) diridirler
عِندَ katında
رَبِّهِمْ Rableri
يُرْزَقُونَ rızıklanmaktadırlar
169
3:170
فَرِحِينَ sevinirler
بِمَآ şeylerden
ءَاتَىٰهُمُ kendilerine verdikleri
ٱللَّهُ Allah'ın
مِن lutfundan
فَضْلِهِۦ His Bounty
وَيَسْتَبْشِرُونَ ve müjdelemek isterler
بِٱلَّذِينَ kimselere
لَمْ henüz yetişemeyen(lere)
يَلْحَقُوا۟ yet joined
بِهِم kendilerine
مِّنْ arkalarından
خَلْفِهِمْ (but are) left behind
أَلَّا korku olmadığına
خَوْفٌ fear
عَلَيْهِمْ onlara
وَلَا onların
هُمْ they
يَحْزَنُونَ üzüntüye uğramayacaklarına
170
3:171
۞ يَسْتَبْشِرُونَ müjdelerler (sevinirler)
بِنِعْمَةٍۢ ni'metini
مِّنَ Allah'ın
ٱللَّهِ Allah
وَفَضْلٍۢ ve lutfunu
وَأَنَّ ve muhakkak
ٱللَّهَ Allah'ın
لَا zayi etmeyeceğini
يُضِيعُ let go waste
أَجْرَ ecrini
ٱلْمُؤْمِنِينَ mü'minlerin
171
3:172
ٱلَّذِينَ O(mü'mi)nler ki
ٱسْتَجَابُوا۟ çağrısına uydular
لِلَّهِ Allah'ın
وَٱلرَّسُولِ ve Elçinin
مِنۢ sonra bile
بَعْدِ after
مَآ ne ki
أَصَابَهُمُ isabet etti
ٱلْقَرْحُ ۚ bir yara
لِلَّذِينَ onlar için vardır
أَحْسَنُوا۟ güzel davrananlar
مِنْهُمْ onlardan
وَٱتَّقَوْا۟ ve korunanlar için
أَجْرٌ bir ecir
عَظِيمٌ pek büyük
172
3:173
ٱلَّذِينَ onlar ki
قَالَ deyince
لَهُمُ kendilerine
ٱلنَّاسُ halk
إِنَّ elbette
ٱلنَّاسَ (Düşman) İnsanlar
قَدْ muhakkak
جَمَعُوا۟ (ordu) toplamışlar
لَكُمْ size karşı
فَٱخْشَوْهُمْ onlardan korkun
فَزَادَهُمْ (bu söz) onların artırdı
إِيمَـٰنًۭا imanını
وَقَالُوا۟ ve dediler ki
حَسْبُنَا bize yeter
ٱللَّهُ Allah
وَنِعْمَ ve ne güzel
ٱلْوَكِيلُ vekildir
173
3:174
فَٱنقَلَبُوا۟ geri döndüler
بِنِعْمَةٍۢ bir ni'metle
مِّنَ Allahtan
ٱللَّهِ Allah
وَفَضْلٍۢ ve bollukla
لَّمْ kendilerine dokunmadı
يَمْسَسْهُمْ touched them
سُوٓءٌۭ hiçbir kötülük
وَٱتَّبَعُوا۟ ve uydular
رِضْوَٰنَ rızasına
ٱللَّهِ ۗ Allah'ın
وَٱللَّهُ Allah
ذُو sahibidir
فَضْلٍ lutuf
عَظِيمٍ büyük
174
3:175
إِنَّمَا şüphesiz
ذَٰلِكُمُ işte o
ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan
يُخَوِّفُ sizi korkutuyor
أَوْلِيَآءَهُۥ kendi dostlarından
فَلَا onlardan korkmayın
تَخَافُوهُمْ fear them
وَخَافُونِ benden korkun
إِن eğer
كُنتُم iseniz
مُّؤْمِنِينَ inanmış
175
3:176
وَلَا seni üzmesin
يَحْزُنكَ grieve you
ٱلَّذِينَ kimseler
يُسَـٰرِعُونَ koşan(lar)
فِى inkara
ٱلْكُفْرِ ۚ [the] disbelief
إِنَّهُمْ elbette onlar
لَن zarar veremezler
يَضُرُّوا۟ will harm
ٱللَّهَ Allah'a
شَيْـًۭٔا ۗ hiçbir
يُرِيدُ istiyor
ٱللَّهُ Allah
أَلَّا koymamak
يَجْعَلَ He will set
لَهُمْ onlara
حَظًّۭا hiçbir nasip
فِى ahirette
ٱلْـَٔاخِرَةِ ۖ the Hereafter
وَلَهُمْ ve onlar için vardır
عَذَابٌ bir azab
عَظِيمٌ büyük
176
3:177
إِنَّ şüphesiz
ٱلَّذِينَ kimseler
ٱشْتَرَوُا۟ satın alan(lar)
ٱلْكُفْرَ inkarı
بِٱلْإِيمَـٰنِ iman karşılığında
لَن zarar vermezler
يَضُرُّوا۟ will they harm
ٱللَّهَ Allah'a
شَيْـًۭٔا hiçbir
وَلَهُمْ ve onlar için vardır
عَذَابٌ bir azab
أَلِيمٌۭ acıklı
177
3:178
وَلَا sanmasınlar
يَحْسَبَنَّ think
ٱلَّذِينَ kimseler
كَفَرُوٓا۟ inkar edenler
أَنَّمَا ki
نُمْلِى süre vermemiz
لَهُمْ kendilerine
خَيْرٌۭ hayırlıdır
لِّأَنفُسِهِمْ ۚ kendileri için
إِنَّمَا biz süre veriyoruz
نُمْلِى We give respite
لَهُمْ onlara
لِيَزْدَادُوٓا۟ artırsınlar diye
إِثْمًۭا ۚ günahı
وَلَهُمْ ve onlar için vardır
عَذَابٌۭ bir azab
مُّهِينٌۭ alçaltıcı
178
3:179
مَّا değildir
كَانَ is
ٱللَّهُ Allah
لِيَذَرَ bırakacak
ٱلْمُؤْمِنِينَ mü'minleri
عَلَىٰ (şu) üzerinde
مَآ bulunduğunuz
أَنتُمْ sizin
عَلَيْهِ (hal) üzere
حَتَّىٰ kadar
يَمِيزَ ayırıncaya
ٱلْخَبِيثَ pis olanı
مِنَ temizden
ٱلطَّيِّبِ ۗ the good
وَمَا ve değildir
كَانَ is
ٱللَّهُ Allah
لِيُطْلِعَكُمْ sizi vâkıf kılacak
عَلَى üzerine
ٱلْغَيْبِ gayb
وَلَـٰكِنَّ fakat
ٱللَّهَ Allah
يَجْتَبِى seçer
مِن elçilerinden
رُّسُلِهِۦ His Messengers
مَن kimi
يَشَآءُ ۖ diliyorsa
فَـَٔامِنُوا۟ o halde inanın
بِٱللَّهِ Allah'a
وَرُسُلِهِۦ ۚ ve elçilerine
وَإِن eğer
تُؤْمِنُوا۟ inanır
وَتَتَّقُوا۟ ve korunursanız
فَلَكُمْ sizin için vardır
أَجْرٌ bir mükafat
عَظِيمٌۭ büyük
179
3:180
وَلَا sanmasınlar
يَحْسَبَنَّ think
ٱلَّذِينَ kimseler
يَبْخَلُونَ cimrilik eden(ler)
بِمَآ ne ki
ءَاتَىٰهُمُ kendilerine vermiştir
ٱللَّهُ Allah
مِن lütfundan
فَضْلِهِۦ His Bounty
هُوَ o
خَيْرًۭا hayırlıdır
لَّهُم ۖ kendileri için
بَلْ (hayır) bilakis
هُوَ o
شَرٌّۭ şerlidir
لَّهُمْ ۖ kendileri için
سَيُطَوَّقُونَ boyunlarına dolandırılacaktır
مَا şeyler
بَخِلُوا۟ cimrilik ettikleri
بِهِۦ onunla
يَوْمَ günü
ٱلْقِيَـٰمَةِ ۗ kıyamet
وَلِلَّهِ Allah'ındır
مِيرَٰثُ mirası
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin
وَٱلْأَرْضِ ۗ ve yerin
وَٱللَّهُ Allah
بِمَا ne ki
تَعْمَلُونَ yapıyorsunuz
خَبِيرٌۭ haber alandır
180
3:181
لَّقَدْ doğrusu
سَمِعَ işitti
ٱللَّهُ Allah
قَوْلَ sözünü
ٱلَّذِينَ kimselerin
قَالُوٓا۟ diyen(lerin)
إِنَّ muhakkak
ٱللَّهَ Allah
فَقِيرٌۭ fakirdir
وَنَحْنُ ve biz
أَغْنِيَآءُ ۘ zenginiz
سَنَكْتُبُ yazacağız
مَا şeyleri
قَالُوا۟ onların dedikleri
وَقَتْلَهُمُ ve öldürmelerini
ٱلْأَنۢبِيَآءَ peygamberleri
بِغَيْرِ haksız yere
حَقٍّۢ (any) right
وَنَقُولُ ve diyeceğiz
ذُوقُوا۟ tadın
عَذَابَ azabını
ٱلْحَرِيقِ yangın
181
3:182
ذَٰلِكَ bu
بِمَا karşılığıdır
قَدَّمَتْ yapıp öne sürdürdüğünün
أَيْدِيكُمْ sizin ellerinizin
وَأَنَّ ve şüphesiz
ٱللَّهَ Allah
لَيْسَ asla değildir
بِظَلَّامٍۢ zulmedici
لِّلْعَبِيدِ kullara
182
3:183
ٱلَّذِينَ onlar ki
قَالُوٓا۟ dediler
إِنَّ şüphesiz
ٱللَّهَ Allah
عَهِدَ and verdi
إِلَيْنَآ bize
أَلَّا inanmayalım
نُؤْمِنَ we (should) believe
لِرَسُولٍ hiçbir elçiye;
حَتَّىٰ kadar
يَأْتِيَنَا bize getirinceye
بِقُرْبَانٍۢ bir kurban
تَأْكُلُهُ yiyeceği
ٱلنَّارُ ۗ ateşin
قُلْ de ki
قَدْ elbette
جَآءَكُمْ size gelmişti
رُسُلٌۭ elçiler
مِّن benden önce
قَبْلِى before me
بِٱلْبَيِّنَـٰتِ açık delillerle
وَبِٱلَّذِى ve bu dediğinizle
قُلْتُمْ you speak
فَلِمَ niçin
قَتَلْتُمُوهُمْ onları öldürdünüz
إِن eğer
كُنتُمْ idiyseniz
صَـٰدِقِينَ doğru
183
3:184
فَإِن eğer
كَذَّبُوكَ seni yalanladılarsa
فَقَدْ doğrusu
كُذِّبَ yalanlanmıştı
رُسُلٌۭ peygamberler de
مِّن senden önce
قَبْلِكَ before you
جَآءُو getiren
بِٱلْبَيِّنَـٰتِ açık deliller
وَٱلزُّبُرِ hikmetli sahifeler
وَٱلْكِتَـٰبِ ve Kitabı
ٱلْمُنِيرِ aydınlatıcı
184
3:185
كُلُّ her
نَفْسٍۢ can
ذَآئِقَةُ tadacaktır
ٱلْمَوْتِ ۗ ölümü
وَإِنَّمَا şüphesiz
تُوَفَّوْنَ size eksiksiz verilecektir
أُجُورَكُمْ ecirleriniz
يَوْمَ günü
ٱلْقِيَـٰمَةِ ۖ kıyamet
فَمَن kim ki hemen
زُحْزِحَ çekilip kurtarılır
عَنِ ateş(in elin)den
ٱلنَّارِ the Fire
وَأُدْخِلَ ve sokulursa
ٱلْجَنَّةَ cennete
فَقَدْ işte o
فَازَ ۗ kurtuluşa ermiştir
وَمَا ve değildir
ٱلْحَيَوٰةُ hayatı
ٱلدُّنْيَآ dünya
إِلَّا başka bir şey
مَتَـٰعُ zevkten
ٱلْغُرُورِ aldatıcı
185
3:186
۞ لَتُبْلَوُنَّ deneneceksiniz
فِىٓ hususunda
أَمْوَٰلِكُمْ mallarınız
وَأَنفُسِكُمْ ve canlarınız
وَلَتَسْمَعُنَّ ve (sözler) duyacaksınız
مِنَ kendilerine
ٱلَّذِينَ onlar ki
أُوتُوا۟ verilenlerden
ٱلْكِتَـٰبَ Kitap
مِن sizden önce
قَبْلِكُمْ before you
وَمِنَ kimselerden
ٱلَّذِينَ onlar ki
أَشْرَكُوٓا۟ ortak koşan(lar)
أَذًۭى incitici
كَثِيرًۭا ۚ çok
وَإِن ama
تَصْبِرُوا۟ sabreder
وَتَتَّقُوا۟ ve korunursanız
فَإِنَّ şüphesiz
ذَٰلِكَ işte bunlar
مِنْ yapmağa değer
عَزْمِ the matters
ٱلْأُمُورِ işlerdendir
186
3:187
وَإِذْ hani
أَخَذَ almıştı
ٱللَّهُ Allah
مِيثَـٰقَ söz
ٱلَّذِينَ kendilerine
أُوتُوا۟ verilenlerden
ٱلْكِتَـٰبَ Kitap
لَتُبَيِّنُنَّهُۥ onu mutlaka açıklayacaksınız
لِلنَّاسِ insanlara
وَلَا gizlemeyeceksiniz
تَكْتُمُونَهُۥ conceal it
فَنَبَذُوهُ fakat onlar (verdikleri sözü) attılar
وَرَآءَ ardına
ظُهُورِهِمْ sırtlarının
وَٱشْتَرَوْا۟ ve aldılar
بِهِۦ karşılığında
ثَمَنًۭا bir para
قَلِيلًۭا ۖ azıcık
فَبِئْسَ ne kötü
مَا şey
يَشْتَرُونَ satın alıyorlar
187
3:188
لَا sanma
تَحْسَبَنَّ think
ٱلَّذِينَ kimseleri
يَفْرَحُونَ sevinen
بِمَآ o ettiklerine
أَتَوا۟ (they have) brought
وَّيُحِبُّونَ ve sevenlerin
أَن övülmeyi
يُحْمَدُوا۟ they be praised
بِمَا şeylerle
لَمْ yapmadıkları
يَفْعَلُوا۟ they do
فَلَا ve zannetme
تَحْسَبَنَّهُم think (that) they
بِمَفَازَةٍۢ kurtulacaklarını
مِّنَ azabdan
ٱلْعَذَابِ ۖ the punishment
وَلَهُمْ onlar için vardır
عَذَابٌ bir azab
أَلِيمٌۭ acıklı
188
3:189
وَلِلَّهِ ve Allah'ındır
مُلْكُ mülkü
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin
وَٱلْأَرْضِ ۗ ve yerin
وَٱللَّهُ Allah
عَلَىٰ he
كُلِّ every
شَىْءٍۢ şeye
قَدِيرٌ kadirdir
189
3:190
إِنَّ elbette
فِى yaratılışında
خَلْقِ (the) creation
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin
وَٱلْأَرْضِ ve yerin
وَٱخْتِلَـٰفِ ve gidip gelişinde
ٱلَّيْلِ gecenin
وَٱلنَّهَارِ ve gündüzün
لَـَٔايَـٰتٍۢ ibretler vardır
لِّأُو۟لِى sahipleri için
ٱلْأَلْبَـٰبِ sağduyu
190
3:191
ٱلَّذِينَ onlar ki
يَذْكُرُونَ anarlar
ٱللَّهَ Allah'ı
قِيَـٰمًۭا ayakta
وَقُعُودًۭا ve oturarak
وَعَلَىٰ ve üzerine
جُنُوبِهِمْ yanları
وَيَتَفَكَّرُونَ ve düşünürler
فِى hakkında
خَلْقِ yaratılışı
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin
وَٱلْأَرْضِ ve yerin
رَبَّنَا Rabbimiz (derler)
مَا yaratmadın
خَلَقْتَ You have created
هَـٰذَا bunu
بَـٰطِلًۭا boş yere
سُبْحَـٰنَكَ sen yücesin
فَقِنَا bizi koru
عَذَابَ azabından
ٱلنَّارِ ateş
191
3:192
رَبَّنَآ Rabbimiz
إِنَّكَ şüphesiz sen
مَن kimi
تُدْخِلِ sokarsan
ٱلنَّارَ ateşe
فَقَدْ muhakkak ki
أَخْزَيْتَهُۥ ۖ onu perişan etmişsindir
وَمَا yoktur
لِلظَّـٰلِمِينَ zalimlerin
مِنْ hiçbir
أَنصَارٍۢ yardımcıları
192
3:193
رَّبَّنَآ Rabbimiz
إِنَّنَا şüphesiz biz
سَمِعْنَا işittik
مُنَادِيًۭا bir davetçi
يُنَادِى çağıran
لِلْإِيمَـٰنِ imana
أَنْ inanın (diyerek)
ءَامِنُوا۟ Believe
بِرَبِّكُمْ Rabbinize
فَـَٔامَنَّا ۚ hemen inandık
رَبَّنَا Rabbimiz
فَٱغْفِرْ bağışla
لَنَا bizim
ذُنُوبَنَا günahlarımızı
وَكَفِّرْ ve ört
عَنَّا kötülüklerimizi
سَيِّـَٔاتِنَا our evil deeds
وَتَوَفَّنَا ve canımızı al
مَعَ beraber
ٱلْأَبْرَارِ iyilerle
193
3:194
رَبَّنَا Rabbimiz
وَءَاتِنَا ve bize ver
مَا şeyi
وَعَدتَّنَا va'dettiğin
عَلَىٰ elçilerine
رُسُلِكَ Your Messengers
وَلَا bizi rezil perişan etme'
تُخْزِنَا disgrace us
يَوْمَ günü
ٱلْقِيَـٰمَةِ ۗ kıyamet
إِنَّكَ zira sen
لَا caymazsın
تُخْلِفُ break
ٱلْمِيعَادَ verdiğin sözden
194
3:195
فَٱسْتَجَابَ ve karşılık verdi
لَهُمْ onlara
رَبُّهُمْ Rableri
أَنِّى elbette ben
لَآ zayi etmeyeceğim
أُضِيعُ (let go) waste
عَمَلَ işini
عَـٰمِلٍۢ (hiçbir) çalışanın
مِّنكُم sizden
مِّن erkek
ذَكَرٍ (whether) male
أَوْ veya
أُنثَىٰ ۖ kadın
بَعْضُكُم hepiniz
مِّنۢ birbirinizdensiniz
بَعْضٍۢ ۖ (the) other
فَٱلَّذِينَ kimseler
هَاجَرُوا۟ göç eden(ler)
وَأُخْرِجُوا۟ ve çıkarılanlar
مِن yurtlarından
دِيَـٰرِهِمْ their homes
وَأُوذُوا۟ ve işkence edilenler
فِى benim yolumda
سَبِيلِى My way
وَقَـٰتَلُوا۟ ve vuruşanlar
وَقُتِلُوا۟ ve öldürülenler
لَأُكَفِّرَنَّ elbette örteceğim
عَنْهُمْ onların
سَيِّـَٔاتِهِمْ kötülüklerini
وَلَأُدْخِلَنَّهُمْ ve onları sokacağım
جَنَّـٰتٍۢ cennetlere
تَجْرِى akan
مِن altlarından
تَحْتِهَا underneath them
ٱلْأَنْهَـٰرُ ırmaklar
ثَوَابًۭا bir karşılık olarak
مِّنْ katından
عِندِ [near]
ٱللَّهِ ۗ Allah
وَٱللَّهُ Allah
عِندَهُۥ katındadır
حُسْنُ en güzeli
ٱلثَّوَابِ karşılıkların
195
3:196
لَا seni aldatmasın
يَغُرَّنَّكَ deceive you
تَقَلُّبُ gezip dolaşması
ٱلَّذِينَ kimselerin
كَفَرُوا۟ inkar eden(lerin)
فِى şehirlerde
ٱلْبِلَـٰدِ the land
196
3:197
مَتَـٰعٌۭ bir geçimdir
قَلِيلٌۭ azıcık
ثُمَّ sonra
مَأْوَىٰهُمْ gidecekleri yer
جَهَنَّمُ ۚ cehennemdir
وَبِئْسَ ve ne kötü
ٱلْمِهَادُ yataktır (orası)
197
3:198
لَـٰكِنِ fakat
ٱلَّذِينَ kimselere
ٱتَّقَوْا۟ korkan(lara)
رَبَّهُمْ Rablerinden
لَهُمْ vardır
جَنَّـٰتٌۭ cennetler
تَجْرِى akan
مِن altlarından
تَحْتِهَا underneath them
ٱلْأَنْهَـٰرُ ırmaklar
خَـٰلِدِينَ ebedi kalacaklar
فِيهَا orada
نُزُلًۭا ağırlanacaklardır
مِّنْ tarafından
عِندِ [near]
ٱللَّهِ ۗ Allah
وَمَا bulunanlar ise
عِندَ yanında
ٱللَّهِ Allah
خَيْرٌۭ daha hayırlıdır
لِّلْأَبْرَارِ iyiler için
198
3:199
وَإِنَّ doğrusu
مِنْ ehlinden
أَهْلِ (the) People
ٱلْكِتَـٰبِ Kitap
لَمَن öyleleri var ki
يُؤْمِنُ inanırlar
بِٱللَّهِ Allah'a
وَمَآ ve şeye
أُنزِلَ indirilene
إِلَيْكُمْ size
وَمَآ ve şeye
أُنزِلَ indirilene
إِلَيْهِمْ kendilerine
خَـٰشِعِينَ saygılıdırlar
لِلَّهِ Allah'a karşı
لَا satmazlar
يَشْتَرُونَ (do) they exchange
بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini
ٱللَّهِ Allah'ın
ثَمَنًۭا paraya
قَلِيلًا ۗ azıcık
أُو۟لَـٰٓئِكَ onların
لَهُمْ vardır
أَجْرُهُمْ ödülleri
عِندَ katında
رَبِّهِمْ ۗ Rableri
إِنَّ şüphesiz
ٱللَّهَ Allah
سَرِيعُ çabuk görendir
ٱلْحِسَابِ hesabı
199
3:200
يَـٰٓأَيُّهَا Ey
ٱلَّذِينَ kimseler
ءَامَنُوا۟ inanan(lar)
ٱصْبِرُوا۟ sabredin
وَصَابِرُوا۟ ve sabırda direnin
وَرَابِطُوا۟ ve savaşa hazırlıklı uyanık bulunun'
وَٱتَّقُوا۟ ve korkun
ٱللَّهَ Allah'tan
لَعَلَّكُمْ umulur ki
تُفْلِحُونَ başarıya eresiniz
200
← Sure Listesine Dön